1 Mart Tezkeresi ve Hafıza

Hacı Hüseyin Kılınç

Bugün 1 Mart… Türkiye’nin yakın tarihi düşünüldüğünde önemli kırılma anlarından birine karşılık gelen bir tarihten söz ediyoruz. Ama göründüğü kadarıyla sivil kamumuz dahi bugüne olan ilgisini yitirmiş vaziyet de. Erbakan’ın ölüm yıl dönümüne ilgisini eksik etmeyen, 28 Şubat’ı belleklerde sürekli diri tutmaya çalışan Türkiye’nin iktidarı ve muhalefeti 1 Mart’ı anlaşılan o ki çoktan unutuşa terk etmiş. Sosyal medyadaki birkaç değini dışında ne bir analize ne de bir anımsatmaya rastladım. Bu kolektif unutuşun sebebi ne olabilir acaba? 1 Mart’ın çağrıştıracaklarının demek bugünün siyasetinde bir karşılığı yokmuş ki herkes önceden anlaşmış gibi adeta ülkenin yakın siyasi tarihinde böyle bir vakıa yaşanmamış gibi davranıyor. Önce bir anımsatma…

            Sovyet düzeninin dağılmasından sonra ABD için geniş Ortadoğu denilen bölgedeki statükonun dağıtılması, büyük birimler halindeki İsrail ve ABD karşıtı devletlerin kaos ve karmaşaya sürüklenmesi, bölgenin piyasa ağlarının içerisine dahil edilmesi ve başta petrol ve doğal gaz olmak üzere bölgenin zenginliklerinin kontrolünün ele geçirilmesi öncelikli hale gelmişti. İran-Irak savaşında Saddam’ı destekleyen ABD ve Batı onun hırslarına göz yumup Kuveyt’i işgal etmesine göz yumduktan sonra şu yukarıda bahsettiğimiz hedeflerine ulaşmak için Irak’a yönelik işgal ve operasyonlarını arttırmıştı. Özellikle 11 Eylül saldırılarını kendisine sıçrama tahtası yapan ABD ve o dönem bu devletin politikalarında etkili olan Neocon anlayış Irak’a müdahale etmek için kendisine iyi bir gerekçe bulmuştu. 

            Türkiye’de ise Milli Görüş’le bağlarını kopardığını söyleyen, küresel güçlerle uyum içinde davranacağına dair sözleri bu ülkelerin merkezlerine daha kurulurken fısıldamış olan AKP, 3 Kasım seçimleriyle iktidara gelmişti. Erdoğan’ın siyasi yasakları nedeniyle milletvekili dahi olmadığı sadece Genel Başkanlık görevini yerine getirdiği bu dönemde Başbakan Abdullah Gül’dü. ABD Irak müdahalesi için Türkiye üzerinden bir cephe açmak istiyordu. Yapılan pazarlıklarda 60 bin ABD askerin Türkiye’ye gelmesi, tüm büyük limanların kullanıma açılması ve havaalanlarının sınırsızca kullanılması talep ediliyordu. Daha Ecevit’in Başbakanlığı döneminde konuşulan bu işlere onun soğuk baktığı ve bakacağı anlaşıldığından kendisi korkunç bir yıpratma kampanyasının hedefi haline getirilmiş ve partisi içine nifak sokulmuştu. 
 
         AKP önünde bulduğu bu mesele karşısında ikircimliydi. Bir taraftan kendisini Müslüman dünyasının hamisi ve ağabeyi olarak gören bir gelenekten gelmenin getirdiği zihni alışkanlıklar vardı diğer taraftan bu kadar ABD askerinin ülke içindeki varlığı her türlü olumsuz siyasi senaryoyu akla getiriyordu. Uzun yıllar ABD ile ya doğrudan yada NATO üzerinden çalışmaya alışmış asker sınıfı ise meseleye bir taraftan AKP iktidarını yıpratacağı hesabıyla yaklaşıyor diğer yandan da kendi geleneklerinin baskısı altında bu kadar yabancı askerin ülke topraklarında boy göstermesinin yaratacağı tablodan ürküyordu. Dolayısıyla AKP ile askerler topu birbirlerine atarak bir diğerini politik olarak güç duruma düşürmenin taktiklerini üretiyorlardı. 

            Bu yıllarda müdahaleyi önlemek için dünya çapında büyük bir savaş karşıtı cephe oluşmuş, Washington’dan Londra’ya oradan Berlin ve Türkiye’ye kadar milyonlarca insan ayağa kalkmıştı. Bu insanlık tarihinin bugüne kadar gördüğü en büyük savaş karşıtı hareketin oluşması demekti. O dönemlerde Türkiye’de güçlü bir hareket vardı. Bu hareketin önderliğini solcular yapmakla birlikte emek örgütleri, sivil toplum kurumları, İslamcı dernek ve hareketlerde güçlü bir destek veriyorlardı. Çünkü işgal komşu bir ülkeyi hedef almıştı ve milyonlarca müslümanın ölmesi anlamına gelecekti. Parlamentodaki tek muhalefet partisi CHP liderliği de Türkiye’nin ABD askerlerince istilası planlarına karşı sert bir muhalefet yapıyor, Müslüman imajını kullanan AKP’nin bu girişimler karşısındaki samimiyetsizliğini deşifre eden yüksek sesli politik itirazlar ileri sürüyordu.

          İşte böylesi daha sonra gizli darbeler, darbe girişimleri, yargı operasyonları süreçlerinin önünü açacak bir sahnenin önünde binlerce insan Ankara sokaklarında Meclis’te yapılan görüşmelere seslerini duyurmak için sloganlar haykırırken tezkerenin gerekli nisabı bulamadığı için geçmediği haberini almıştık. Çok rastlanmayacak biçimde sokaktaki muhalefet ile parlamentodaki siyasi muhalefet ortak bir ses çıkarmış sonradan Türkiye’nin alnına kara bir leke olarak geçecek bir yanlışın önüne geçilmişti. Ama bunun faturası elbette birilerine kesilecekti. Aslında bu süreç AKP liderliğini de ortadan çatlatmıştı. Bir tarafta Erdoğan gibi tezkerenin geçmesini ABD’nin desteğini almak için isteyenler diğer tarafta ise Arınç gibi milli görüş gömleğini çıkardık deseler de hala o reflekslerin etkisinde olan aktörler vardı. Şimdi sonuca doğru ilerleyelim. 

1-Erdoğan partisi içindeki milli görüşçü damarı bu olaydan sonra kesip attı. Koşulsuz biçimde kendisine bağlı, böylesi tarihi anlarda sıkıntı çıkartmayacak uysal bendeleri daha sonra milletvekili yaptı. Açıkça hayır diyen ve dediği anlaşılan hiç kimse Erdoğan tarafından bir daha milletvekili yapılmadı.
2-ABD 1 Mart tezkeresinin faturasını iki kuruma kesti. Bunlardan ilki silahlı kuvvetlerdi. ABD politikalarının operasyonal gücü olan cemaat üzerinden siyasi iktidarın da onayı ve teşvikiyle askerlere yönelik tutuklama ve itibarsızlaştırma sürecinin düğmesine basıldı. Bunun sonucu ordunun önce savunmaya geçmesi sonrasında ise sindirilmesiydi. Ordu büyük bir itibar kaybına uğradı ve rejim içindeki güç ve etkinliğini ağır ağır kaybetmeye başladı.
3-1 Mart tezkeresine en net karşı duruşu gerçekleştirmiş CHP içindeki ulusalcı ve yurtsever unsurlar ABD politikalarına ayakbağı olmuştu. Baykal ve sonrasında Sav’ın tasfiyelerinin arkasındaki en önemli amillerden biri herhalde bu süreçte gösterdikleri performansın bu çevrelerce kaydedilmiş olmasıdır.
4-ABD bu süreçte Erdoğan ve AKP’ye hiç kızmadı ve önüne politik bir fatura çıkarmadı. Şimdi yerli ve milli edebiyatı yapanlar bunları unutmuş olabilirler, ancak balık hafızalı olmayanlar bu gerçeği unutmamıştır. Bu süreçten Schmitc’ci anlamda ‘’politik kar’’ elde ederek çıkan tek siyasi özne AKP oldu. 

          Şimdi anlaşılıyordur herhalde 1 Mart’ın neden sessizce karşılandığı, üzerine kimsenin konuşmadığı ve unutuşa terk edildiği. Çünkü tarihi gerçek siyasal güçler diriltebileceği gibi unutuşun korkunçluğundan da ancak onlar kurtarabilir. Bugünkü sessizliğin nedeni budur.