18. Çukurova Kitap Fuarı’nın Ardından

Yaşar Erkmen

Anımsayanlar olacaktır. Geçen yıl da fuarı değerlendiren bir yazı yazmıştım. Ben bunu hep yaparım, dermişim! Neden yaparsın diye soranlara da yanıtı ben değil, Ataol Behramoğlu versin. Hem de şiir diliyle:

               “Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

               Yaşadın mı büyük yaşayacaksın,

               Irmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına.

               Çünkü ömür dediğimiz şey,

               Hayata sunulmuş bir armağandır

               Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana!”

 

İnsanoğlu okuduklarından, duyduklarından, gördüklerinden; kısacası şairimizin dediği gibi yaşadıklarından öğreniyor, bilgileniyor ve dersler çıkarıyor. Okuyan, soran, sorgulayan için geçerli olan bu kuram, herkes için geçerli olmuyor ne yazık ki! Egemen güçler o yüzden cahili, biat eden toplumu daha çok seviyorlar. Çünkü düşünmeyen, okumayan, sorgulamayan toplumları sevk ve idare etmek hiç de zor olmuyor. Geçen yıl da Avrupa bizi kıskanıyor sözü üzerinden fuarı değerlendiren yorumlar yapmıştım.

Vereceğim örnek bile ekonomimizin ne durumda olduğunu başka söze gerek kalmadan, net olarak ortaya koyacaktır. Geçen yıl kitaplarım, 180-200 TL bandındaydı. Yayınevimin yetkilisine yeni kitabım Keké’nin fiyatını sorduğumda 350 TL’den satarsın deyince dudaklarım uçukladı ve kara kara düşünmeye başladım. Fuardaki ziyaretçilerim daha çok öğrencilerim oluyor. Kimi evlenmiş, çocukları olmuş, kimi de üniversite öğrencisi. Nasıl alacaklardı kitabımı? Ben yayınevimi dinlemedim. Fiyatını 300 TL’ye çektim. Biliyorum, bu rakamı da yüksek bulurlardı. Çünkü insanlar tavşan hızıyla yükselen fiyatlara kaplumbağa hızıyla artırılan maaşlarıyla yetişemiyordu. Bunun yanı sıra şu kadara olmaz mı diyene, canın sağ olsun, dediklerimiz de oluyordu. Şimdi kitabın arkasına eskisi gibi fiyatını da yazmıyorlar. Geçen yıldan kalan kitaplarımdan birinin üzerindeki etikette 200 TL’yi gören bir okuyucum, “Burada 200 TL yazıyor ama.” deyince şaşırmıştım, “O geçen yılki fiyattı.” dedim ama keyfim de kaçmıştı. Her nasılsa araya karışmış.

TÜİK enflasyon rakamlarını yüzde 30 gösterirken ENAG yüzde 56 gösterse de gerçek rakam ENAG’ı bile solluyor.

Lafa gelince “Avrupa bizi kıskanıyor!..” diye bas bas bağırıyorlar ama gerçekler onları hiç de haklı çıkarmıyor. Şimdi vereceğim örneğe baktığımızda Avrupa bizi kıskanıyor mu yoksa bize acıyor mu varın siz karar verin. Hem de çocuklarımıza örnek olması gereken Millî Eğitim Bakanı’nın dediği gibi, “ahmağa anlatır gibi” değil; yok, yok öyle anlatmayacağım! Ben bakan değil, öğretmenim. Kötü örnek olmayayım ve herkesin anlayabildiği dilden anlatayım.

Konunun daha iyi anlaşılması ve karşılaştırma yapılması için, bizi kıskanan(!) Avrupa Birliği’nın para birimi üzerinden örnekler vereceğim. Geçen yıl bu zamanlar 36 TL olan Euro - hadi TDK’ye uyup Avro diyelim - bu yıl 50 TL’nin üzerinde. Dövizdeki artış bile TÜİK’in rakamlarını çürütüyor.

Bizim en büyük banknotumuz 200 TL iken Avrupa’nınki 500 Avro. En büyük paramız 200 TL ile benim bir kitabımı alamayan ve kıskanılan insanlar ezilip büzülürken bizi kıskanan, gariban(!) bir Avrupalı da kitaplarımı almak istese ne olur dersiniz? En büyük banknotu olan 500 Avro’yu (Bugünkü kurla 25.000 TL) önüme koyar, bırakın birkaç kitabımı, masadaki elli kitabımı da silip süpürür. Sonra hızını alamaz ve kalan 10.000 lirayla da yanımdaki arkadaşın kitaplarına göz koyar.  

Dokuz gün süren ve yoğun geçen bir kitap fuarını daha geride bıraktık. Ülkenin ekonomisi hakkında bilgi sahibi olmak isteyen siyasilere, çarşı-pazar ve fuarları dolaşmalarını salık vereceğim. Ama öyle âlay-ı vâlâ ile koruma ordusuyla değil, üç beş arkadaşıyla, sıradan vatandaşlar gibi… İnanın arkalarındaki o kalabalıklar çevredeki insanları tedirgin ediyor. Hani güvenlik desen, inandırıcı gelmez. Devletin polisi ne güne duruyor, derler. Gerçi ben bugüne kadar bir milletvekilinin veya bir belediye başkanının bir iki istisna dışında parasını verip kitap aldığını da görmedim. Hediye olarak verdiğimiz kitapları da lütfen alıyorlar.  Okuduklarına inanmadığım için ben de kitap vermiyorum artık. İşleri güçleri kalabalıklar hâlinde dolaşıp bol bol fotoğraf çektirmek.

Cumartesi günü meydana gelen tatsız bir olay ise her şeyin üstüne tüy dikti. Pankuş Yayınları bir grup tarafından yerle bir edildi. Sorun ne olursa olsun, çözüm yolu zorbalık ve kaba kuvvet olmamalıdır. O güne kadar ortalıkta görünmeyen polis, Pazar günü her tarafı tutmuştu. Halk, mazlumun yanında olma özelliğini gösterdi ve akşama kadar Pankuş Yayınları Standının önündeki kalabalık hiç eksilmedi. Kitaba, düşünceye karşı olanlar ortaçağ karanlığında kaldı sanıyorduk ama yeniden hortlatmaya çalışanlar var.

Bir teşekkürümüz ve eleştirimiz de TÜYAP’a. Klasik öğretmen - veli görüşmesi diyaloğunda sıkça duyarsınız.  

“Çocuğunuz zeki ama çalışmıyor.” Velinin koltuklarını kabartır, sonra da çocuğun eksiklerini söylersin. Biz de TÜYAP’a teşekkür ederek başladık ve eleştirileri sıralayabiliriz:

Fuar, söylenen saatte açılıp kapanmalı.

Anonslardaki ses kalitesi artırılmalı.

VIP Salonuna ilgisiz kişiler girmemeli, salonda her yıl yapılan ama bu yıl yapılmayan çay, kahve ikramları devam etmeli.

Herkes x-rayden geçmeli.

Katılımcıların ve özel konukların dışındaki kişiler VIP kapısını kullanmamalı.

Özel güvenlik elemanları olaylara seyirci kalmamalı.

Bu kadarcık kusur, kadı kızında da olur, diyelim ve noktayı koyalım. Gelecek fuarlarda buluşmak dileğiyle…