Adana'ya ilk adımını attığında sıcağı hissedersin. Ama bu sıcaklık sadece havadan gelmez. Bu toprak 5000 yıldır kaynıyor.
Her şey Seyhan Nehri ile başladı. Nehir, Bereketli Çukurova'yı suladı. Hititler M.Ö. 3000'lerde buraya "Adaniya" dediler. Bu isim hiç değişmedi. Çünkü burası hep verimliydi, hep üzerinde kavga edildi.
Sonra Romalılar geldi. M.S. 2. yüzyılda Seyhan'ın üstüne bir köprü attılar. Taşköprü. 21 göz, 310 metre. O gün bugündür ayakta. Düşün: İsa'dan 200 yıl sonra yapılmış ve hala üstünden otobüs geçiyor. Romalılar burayı "Anazarbus" ve "Magarsus" şehirleriyle Cilicia'nın kalbi yaptılar. Çünkü Adana, Doğu ile Batı'nın kesiştiği yerdi. İpek Yolu buradan geçti, kervanlar burada mola verdi.
Romalılardan sonra Bizans, sonra Araplar, sonra Haçlılar. Her gelen bir taş koydu. 10. yüzyılda burası bir sınır şehriydi. Kale surları yükseldi, camiler yapıldı. Adana hep savaşın da ticaretin de ortasındaydı.
Asıl dönüm noktası 19. yüzyılda geldi. Tren rayları döşendi. Berlin-Bağdat Demiryolu Adana'ya uğrayınca Çukurova'nın pamuğu dünyaya satılmaya başladı. Bir anda bataklık olan ova, fabrika bacalarıyla doldu. "Pamuk Kralı" dedikleri tüccarlar çıktı. Adana, Osmanlı'nın Manchester'ı oldu. O dönemde kurulan Büyük Saat, bir modernlik çığlığıydı. "Biz de varız" diyordu.
1918'de her şey tersine döndü. Fransızlar şehri işgal etti. Ama Adana kolay teslim olmadı. 2 yıl süren direnişin sonunda 5 Ocak 1922'de Fransızlar çekildi. O gün bugün Adana'nın doğum günü. Çünkü bu şehir, "benim toprağım" demeyi bilen insanlarla var.
Cumhuriyetle birlikte Adana değişti. Üniversiteler açıldı, sanayi büyüdü. Ama özü aynı kaldı: Göç alan, karıştıran, kaynatan bir şehir. Ermeni, Arap, Yörük, Balkan. Herkes buraya bir tat, bir kelime bıraktı. O yüzden Adana mutfağı da dili de bu kadar keskin.
Bugün Seyhan Nehri'nin iki yakasında gökdelenler var. Metrolar geçiyor. Ama akşam olduğunda hala insanlar Taşköprü'de oturup çaya simit batırıyor. 2000 yıllık köprüde 2026'nın reels'ını çekiyorlar.
Adana değişmedi. Sadece üstüne yeni katmanlar eklendi.
Tıpkı bir baklava gibi. Her kat ayrı bir medeniyet. Ve en altta hep aynı şerbet var: Sıcaklık, inat, misafirperverlik.
Adana'ya tarihini sorsan sana "gel otur, anlatayım" der. Çünkü bu şehir, anlatılmayı seviyor, çok hakediyor.