Darbeler Ülkesi

Yaşar Erkmen

Ülkemizin son altmış beş yılına baktığımızda, karşımıza bir darbeler ve muhtıralar ülkesi çıkıyor. Neredeyse her on yılda bir askeri darbe yapılmış ya da yaptırılmış, ülkenin demokrasi gemisi rotasından çıkarılmış ve güvenli limana bir türlü yanaştırılamamış.

 Yaptırılmış diyorum, çünkü 12 Eylül darbesi için CIA’in Türkiye Şefi Paul Henze’nin darbeyi dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’a, “Bizim çocuklar başardı!” şeklinde haber verdiği iddia edilmişti. Kenan Evren’in de “Darbeyi iki saat önce ABD’ye bildirdik.” demesi, bu darbelerin arkasında kimin olduğunu bize açıkça gösteriyor.

  1960 muhtırasının yansımalarını pek anımsamasam da belleğimin kuytu köşelerine gizlenmiş flu görüntüler kimi zaman bir görünüp bir kayboluyorlar. Zihnimi zorlayıp, belleğimi biraz eşeliyorum ama bölük pörçük, kırık dökük bu görüntüleri yine de pek netleştiremiyorum. 

12 Mart 1971 Muhtırası ise ortaokul dönemime denk gelir. Gazete ve kitap okuma alışkanlığımın başladığı yıllardı. Dolayısıyla memlekette yaşananlardan az çok haberdar oluyor, duygudaşlık ve taraf olma içgüdüsü yavaş yavaş oluşmaya başlıyordu. Okuduğumuz kitaplar ve köşe yazıları da bizi bu yönde destekliyor ve yüreklendiriyordu. Dinlediğimiz şarkılarda bile yerimiz ve sınıfımız belliydi. Bunu da Cem Karaca bas bas bağırıyordu:

“İşçisin sen işçi kal,

Giy dedi tulumları!”

Zalimin karşısında, mazlumun yanında olma duygumuz depreşiyor, acımasız paşaların oluruyla 68 kuşağının üç fidanı, darağacında can veriyor ama ölümsüzleşiyordu.

On yıllık zaman dilimini aksatmayan darbeciler, 1980’i de boş geçmediler. 78 kuşağı olarak 12 Eylül darbesinden en çok etkilenen kesim olduk.  

xxx

Ülkemizde bir intikamcı ruh geliştirildi. Her kesimin diğer kesimle bir hesabı var. Yetkiyi alan kişi, ilk iş olarak eski defterleri açıyor, tutulan hesapları gündeme getiriyor ve rövanşı almaya çalışıyor. 

“Sen bana az çektirmemiştin. Şimdi güç bende. Ne istersin? Kırk katır mı kırk satır mı?” diyerek devletin gücünü de arkasına alarak siyasi rakiplerini inim inim inletiyor. 

Darbeciler de aynı şekilde davranıyordu. Biri geliyor sağa vuruyor, diğeri geliyor sola vuruyordu. 12 Eylül’de gelenler ise her iki tarafa birden vurdu. 

Darbe yapanlar ülkenin kaymağını yiyip keyfini sürerken hiçbir şekilde hesap vermiyor, darbeyi yiyenler ise hâlâ birbiriyle didişmeye devam ediyor.

1960 darbesi sağ iktidarı devirdi, başbakanla iki bakan olmak üzere üç kişiyi darağacına gönderdi. 1971 darbesi ise sola karşı yapıldı ve 1960’ın rövanşını alır gibi üç üniversite öğrencisini idam etti. On yıl sonra gelenek bozulmadı. 12 Eylül 1980 darbesi her iki taraftan gencecik fidanları vurdu, kırdı, yok etti. 

28 Şubat 1997 Muhtırası da cemaatlerin, tarikatların üzerinden bir silindir gibi geçti. Bu dönemin mazlumları 2002’de iktidara gelince ne yaptı dersiniz? Kendilerine eziyet eden, baş örtülü genç kızları okullara, resmî kurumlara almayan anlayışla hesaplaşıp özgürlükleri genişletmek yerine, darbecileri de yanına alıp kendinden olmayanları sindirmeye çalıştı. Öyle ki kendi gibi düşündüğünü sandığı ve ittifak ettiği bir cemaatin sahnelediği darbe girişimine bile maruz kaldı. Ama öyle bir darbe girişimiydi ki evlere şenlik! İlk defa bir darbe girişimi halkın ve Meclis’in direnmesi ve demokrasiye sahip çıkmasıyla püskürtülmüştü. Komuta kademesinde kim darbeciydi kim darbeye karşıydı, çok net anlaşılmasa da iktidar sırtındaki yükten kurtulmuş, elini daha da güçlendirmişti.

Bir zamanlar erken kalkanın darbe yaptığı, ABD’nin arka bahçesi olan Latin Amerika ülkelerinden farkımız yoktu. Biz Latin Amerika ülkesi değildik ama onlarla ortak bir yönümüz vardı. Biz de NATO’ya girdiğimizden beri küçük Amerika olma yolunda hayallere kapılan Latin Amerika ülkeleri gibi ABD’nin arka bahçesiydik. ABD’nin gücünü, etkisini İncirlik Hava Üssü’nün yanı başında, Adana’da yaşayan biri olarak çok yakından görüyor ve hissediyorduk. Bizde de her on yılda bir amacına ulaşmış bir askeri darbe ya da muhtıra yaşanmıştır. Başarılı olamamış nice darbe girişimleri de cabası.

Ülkemizin coğrafi konumu, zenginliği başka ülkeleri kıskandırıyor ama biz bunun değerini bilemiyoruz. Bu zenginliğin içinde nüfusun büyük çoğunluğu yoksulluk içinde yaşıyor. Ülke, liyakatli kadrolar tarafından yönetilmiyor. İnsanlar yarın ne olacak kaygısı taşıyor, geleceğinden emin olamıyor.

İktidar ülkeyi yönetmekten çok, muhalefeti ortadan kaldırmanın derdine düşmüştür. Halk kamplara bölünmüş, ya bendensin ya hainsin ikilemine sıkıştırılmıştır.  

Ülkenin gündemi her gün, her an değişiyor; bir türlü istikrar sağlanamıyor. Ekonomide vadedilen güzel günler bir türlü gelmiyor, hep bir sonraki bahara erteleniyor. İktidarın bu tutumu millete ister istemez Nasrettin Hoca fıkrasının çağrıştırıyor:

“Ölme eşeğim, ölme; yaza yonca bitecek!”