Demirtaş'ın Çizgisi (2)

Hacı Hüseyin Kılınç

Kobani davasındaki iddialara Demirtaş, dokuz gün süren yanıtlar verdi. Hukuk usulü açısından baktığımızda, Demirtaş’ın yanıtları, mahkeme karşısına çıkmış ve hakkındaki iddialara cevap vermeye çalışan her hangi bir sanığın yanıtları değildi kuşkusuz. Demirtaş, hakkında hukuki değil siyasi yargılama yapıldığının farkında biri olarak, mahkeme heyetine değil doğrudan kendini sanık sandalyesine oturtan siyasi iktidara seslendi. Savunmaları, Kürtlerin Anadolu’daki 1000 yıllık tarihi başta olmak üzere Kürt-Türk ilişkileri de dâhil birçok başlığı kapsıyordu. Öne çıkan hususlara değineceğiz, ancak bilmeyenler ve unutmuş olanlar açısından Demirtaş’ın da aralarında bulunduğu ve birçok Kürt siyasetçisinin de yargılandığı bu dava ile ilgili bazı hatırlatmalarda bulunalım.

Kobani olayları 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde yaşanıldı. Suruç’un karşısındaki Kobani’nin düşme riski karşısında dünyanın her tarafındaki Kürtler ayağa kalktı. Kürtleri bekleyen İŞİD barbarlığı idi ve Musul’un düşmesi sonrasında yaşanılanların bir benzerinin yaşanılması ihtimali Kürtleri dehşete düşürüyordu. Kobani Kürtler için aynı zamanda, Suriye topraklarında yürüttükleri statü mücadelesi açısından da simgesel bir değere sahipti. Kürtleri asıl dehşete düşüren şey ise birlikte bir çözüm süreci yürüttükleri Erdoğan’ın içten içe Kobani’nin düşmesini ister biçimde konuşmasıydı. Bölgeye yakın bir yerden konuşan Erdoğan ‘ Kobani’nin düşmesinin yakın olduğunu’ söylüyordu. Suriye’deki gelişmeleri tıpkı kısa sürmüş Mehabat Kürt Cumhuriyeti gibi tarihsel bir özlemle takip eden Kürtler açısından Kobani’nin düşmesi tam bir travmaydı. Halepçe’de yaşanılan dehşet ne idiyse Kobani’nin İŞİD barbarlığına teslim olması da aynı şey olacaktı. Suriye’nin Kuzey’in de yürütülen mücadele sekteye uğrayacak, Kürtlerin ‘yeni yaşam’ beklentileri bir hayale dönüşecekti.

Kürt halkının gelişmelere tepkisi infial düzeyindeydi. Bulundukları her yerde sokaklara çıktılar ve İŞİD barbarlığını protesto ettiler. Kobani’nin düşmemesi için Suruç’tan bu kente insan konvoyları oluşturdular. Siyasi iktidar Kobani’nin düşmesini ve İŞİD’in kontrolüne geçmesini isterken Kürtlerin bu kente ulaştırmak istediği yardımları da engelliyordu. Sınır kapatılıyor, sınıra yaklaşanlar uzaklaştırılıyor ve geçmeye çalışanlara ateş ediliyordu. Protestolar sırasında Kürt Hizbullahı ve gayrı nizami harp unsurları sahaya çıkarak gösterilerin amacından sapmasını sağlamaya çalıştılar. 6-8 Ekim tarihleri arasındaki protestolarda 50’yi aşkın insan hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenlerin neredeyse tamamı Kürt siyasetine yakın olanlar arasındandı. Bu kişilerin cesetleri üzerinde otopsi yapılmasına izin verilmedi. Kimler tarafından ve neden öldürüldükleri bir türlü aydınlığa kavuşturulamadı. Kobani olaylarına rağmen İmralı merkezli müzakereler devam etti. Öcalan’la görüşmek için adaya giden heyetler gidip gelmeye devam etti. Taraflar, Kobani olaylarının yaratmış olduğu karşılıklı güvensizliğe rağmen çözüm iradesine sahip çıktılar.

Dolmabahçe’de yapılan karşılıklı açıklamalar çözüm sürecinin zirve noktasıydı. Tarihi özellikle 28 Şubat’a denk getirilmişti. 28 Şubat 1997’de Erbakan, Milli Güvenlik Kurulu’nda önüne konulan ‘şeriatla mücadele’ programına evet demişti. Türkiye’de şeriatın siyasi odağı olarak düşünülen partiden şeriatla mücadele etmesi isteniyordu. Askeri bürokrasi Erbakan’a ya programı kabul etmesi ya da çekilmesi dayatması yapıyordu. Bu nedenle Türk siyasal İslamcılığı nezdinde bu tarih travmatikti. Böyle bir tarihin seçilmiş olması aslında bu güçlere bir meydan okumaydı. Kobani olaylarının üzerinden 5 ay gibi bir süre geçmişti ve olaylar bir kaza gibi görünüyordu. Bizzat Erdoğan Dolmabahçe’deki masanın kurulmasını sağlamış ve oturma düzenine kadar her şeye ayar vermişti. Bu açıklamadan sonra bir akiller heyeti İmralı’ya gidecek ve Öcalan’ın PKK’nin Türkiye topraklarında silah bırakması çağrısını kamuoyuna duyuracaktı. Bu arada bir yasa çıkarılmış ve MİT yasasına ekler yapılmak suretiyle devlet adına çözüm sürecine katılanlara hukuki dokunulmazlık sağlanmıştı. Arabuluculuk faaliyetine HDP heyetleri de dâhil olmuştu. Onlar İmralı’daki Öcalan’ın mesajlarını Kandil’e götürüyorlardı. Onlardan böyle davranılmasını isteyen ise bizatihi devletin kendisiydi. Devlet görevlileri kendilerine hukuki bir zırh sağlarken Kürt siyasetçilerinin hiçbir güvencesi yoktu. Süreç akamete uğradığında, başarısızlık sonuçlandığında yargılanmamalarının hiçbir güvencesi yoktu.

Dolmabahçe’den yaklaşık bir ay sonra Erdoğan, kendi kurduğu masayı kendisi devirdi. Süreci doğru bulmadığını ve karşısında olduğunu ilan etti. Bu sürede ne olmuştu ne bitmişti hala aydınlatılmayı bekliyor. Taraflar sürece ilişkin çok konuşmuş olsa da Erdoğan’ın neden fikir değiştirdiğine ilişkin kamuoyuna yönelik bir açıklama da yapılmış değil. O dönemin önemli aktörlerinden ve İmralı’da Öcalan ile görüşmeye gidenlerden biri olan Leyla Zana sekiz yıllık suskunluğunu geçenlerde bozdu ve sürecin akamete uğramasının asıl nedeni olarak ‘ hem Erdoğan’ı hem de Öcalan’ı devre dışı bırakmak isteyen güçleri’ işaret etti. Zana Kürtler açısından sembol bir isim, ancak Kürt siyasetine mesafeli durduğu malum. Zana özellikle Barzani ve ailesine yakın bir pozisyona sahip. Çözüm süreci devam ederken de Erdoğan hakkında iltifatkâr konuşmuş ve Kürt sorununu çözebilecek tek lider olarak onu göstermişti. Şimdi suskunluğunu bozması ve Erdoğan’a seslenerek ‘süreci derin dondurucudan çıkarmasını’ istemesi elbette manidar. Bunlar bize bir şeylerin hazırlıklarının yapıldığını gösteriyor.

Erdoğan masayı devirdiğinde en sert yanıtı Demirtaş’tan almıştı. Erdoğan süreci ilerletmek için Kürtlerden kendine teslim olmalarını, anayasayı değiştirecek bir çoğunluğa ulaşmak için 400 milletvekilini vermelerini ve kendini başkan seçtirmelerini istiyordu. Öcalan Erdoğan’ın isteğine prensipte karşı değildi, ama ancak demokratik bir başkanlığa evet diyeceklerini söylemişti. Demirtaş ise tek cümlelik grup konuşması ile ‘seni başkan yaptırmayacağız’ diyerek Erdoğan’a meydan okudu. Çözüm süreci karşılıklı açıklamalar ile son buldu. Her zaman stratejik düşünen Öcalan ziyaretine gelen HDP heyetine ‘eğer görüşmelerden sonuç alınmaz ise tarihin en büyük felaketinin yaşanacağını ve binlerce insanın öleceğini’ söylemişti. İki seçim arası dönem tam da Öcalan’ın dedikleri yaşanılacaktı. Kürt gençleri hendeklerde ölürken resmi açıklamalara göre binin üzerinde devlet görevlisi de hayatını kaybedecekti. Şehirler yerle bir olmuş ve yüzbinlerce insan yerlerini yurtlarını terk etmek zorunda kalmıştı. Arkasından 15 Temmuz yaşanıldı. Darbe girişimi sonrasında Devlet anti-Kürt bir pozisyona geçti. Suriye’de Kürtlerin egemenliğine geçmiş olan yerlere harekâtlar düzenlendi. İçeride anti-Kürt kampanyaya hız verildi. Demiştaş düşman, günah keçisi ilan edildi. Sonradan AİHM’in anayasaya aykırı bulacağı şekilde anayasaya geçici maddeler konularak dokunulmazlıklar kaldırıldı. Ana Muhalefet Erdoğan iktidarına son vermek için birlikte hareket edebileceği en önemli gücü siyasi rakiplerinin önüne attı. Dokunulmazlığı kaldırılmış bir Demirtaş’ın akıbeti artık Erdoğan’ın iki dudağı arasındaydı. Kasım 2016’da Diyarbakır’daki evinden alınarak eziyet olsun diye Edirne cezaevine kapatıldı.

Aylarca üzerine gidilmeyen, taraflarca bir yol kazası olarak değerlendirilen Kobani olaylarının tüm sorumluluğu şimdi Demirtaş’a çıkarılmak isteniyor. Sokakları o hareketlendirmiş, meydana gelen olayları o başlatmış ve ölümlerden de o sorumluydu. Alman parlamentosunun yakılmasından nasıl Dimitrof ve arkadaşları sorumlu tutulmuş ve tarihsel gerçek çok sonra ortaya çıkıp Reichtag’ı yakanın Naziler olduğu anlaşılmışsa; 19.yüzyılın sonunda Batı Avrupa’da yükselen anti-semitizm kendisine Fransız ordusunda subaylık yapan Alsas’lı bir Yahudi’yi günah keçisi seçtiyse ve Almanlara verilen askeri sırlarla uzaktan ilgisi olmadığı er geç nasıl anlaşıldı ise Demirtaş’ın da Kobani olaylarının mümkün en az hasarla atlatılması için elinden geleni yapan bir barış elçisi olduğu anlaşılacak. Hukuk, adalet ve vicdan bunu söylüyor. Demirtaş ne söylüyor yakından bakalım.