DİN BİZİ NEYE İTİRAZ ETMEYE ÇAĞIRIYOR?

Vedat Kahyalar

Bir dine gerçekten inanıyorsanız, o dinin yalnızca ibadetlerini değil, adalet anlayışını da savunmanız gerekmez mi?

İnandığınız kitabın, peygamberinizin ve dinî öğretilerinizin; yoksulun yanında durmayı, yetimin hakkını korumayı, ölçü ve tartıda hile yapmamayı, emanete ihanet etmemeyi, israf etmemeyi, kul hakkı yememeyi öğrettiğini biliyorsanız...

O halde;

Yoksulluğa itiraz etmeniz gerekmez mi?

Emeklinin geçim sıkıntısını, asgari ücretlinin hayat mücadelesini, gelir dağılımındaki uçurumu, işsizliği, liyakatsizliği, hukuksuzluğu, denetimsizliği, israfı ve gösterişi sorgulamanız gerekmez mi?

Hiç çalışmadan, üretmeden, toplumun ortak kaynaklarından ölçüsüz biçimde zenginleşenlere karşı çıkmanız gerekmez mi?

Birileri servet içinde yaşarken milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa, din adına vicdanınızın rahatsız olması gerekmez mi?

Çünkü din, yalnızca camide, kilisede, havrada veya ibadethanede yaşanan bir inanç değildir.

Din aynı zamanda hayatın içinde adalet talebidir.

Haksızlığa karşı durmayan, güçlünün karşısında susup zayıfın hakkını görmezden gelen bir dindarlık, şeklen dinî olabilir; fakat ahlaki anlamını kaybetme tehlikesi taşır.

İslam'ın temel kavramlarından biri adalettir. Zekât, infak, sadaka, kul hakkı, emanet, israf yasağı ve faizden kaçınma gibi hükümler; toplumda yalnızca bireysel ibadeti değil, ekonomik ve sosyal sorumluluğu da düzenler.

Peygamberimizin hayatına baktığımızda da aynı hassasiyeti görürüz: Güçlünün değil, hakkın, haklının yanında durmak.

Öyleyse şu soruyu sormamız gerekiyor:

Yolsuzlukla mücadele etmeyen, israf karşısında susan, liyakatsizliği normal gören, hukuksuzluk karşısında sessiz kalan, yoksulluğu kader diye kabullenen ve ölçüsüz zenginleşmeyi sorgulamayan bir dindarlık, dinin ruhunu ne kadar temsil ediyor?

Din ile kötülük yan yana durabilir mi?

Elbette insan, inandığını söyleyip kötülük yapabilir. Çünkü insanın iradesi vardır.

Ama kötülüğü meşrulaştırmak, zulme sessiz kalmak ve haksızlığı din adına savunmak başka bir şeydir.

Asıl mesele belki de şudur:

Dindar olmak, sadece Allah'a karşı görevlerini yerine getirmek değil; Allah'ın kullarına karşı sorumluluğunu da hatırlamaktır.

Gazze ortadayken, zulüm arşa uzanmışken, soykırım, açlık, susuzluk, tedavisizlik, evsizlik doruklara ulaşmışken inancın sana ne yaptırdı?

Şeytanlsr; İran'a saldırırken ilk yaptıkları, MİNAB İLKOKULUNU vurup 168 çocuğu ve o ülkenin dini önderini eşi, çocukları ve torunuyla bombalarken, Lubnan'ı, Suriye'yi, Irak'ı darmadağın ederken adeta sakız çiğneyerek namaza gidenler hangi dinin, hangi peygamberin peşinden koştuklarını sanıyorlar?

İbadet insanı kötülükten uzaklaştırmıyorsa, bilgi ahlaka dönüşmüyorsa, inanç adalet üretmiyorsa, orada dönüp kendi dindarlığımızı yeniden sorgulamamız gerekir.

Çünkü dinin amacı yalnızca iyi insan olduğumuzu söylemek değil, gerçekten iyi insan olmaktır.

Ve iyi insan; yoksulun yanında durur, haksızlığa itiraz eder, emanete sahip çıkar, israfa karşı çıkar, kul hakkından korkar ve adalet gerçekleşinceye kadar susmaz.

Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, "dini daha fazla konuşmak değil; dinin ahlakını daha fazla yaşatmaktır."