Dönüştürme iddiasıyla başlayan biteviye siyasal maceralar 

Vedat Kahyalar

"Allah, insanı iddiasından vurur" *

Ülkemiz, dönüştürme iddiasıyla başlayıp siyasetin kirli tuzaklarına düşenler ülkesi oldu sanki. Sağ, sol, islamcı, milliyetçi, liberal...hiç biri birbirinden farklı değil. Allah rahmet eylesin Erbakan hoca,  yine kısa bir süre Ecevit...özgün ve düzgün çabalar gösterdi. Teşhisleri çok isabetli ve doğruydu. Ancak 100 yıllık cumhuriyet içinde o kadar kısa sürelerde sınırlı yetki sahibi oldu. 

Artık emin olduğum bir şey var ki bu ülkenin gerçek anlamda kalkınması, halkının mutluluğu, gençliğinin çağa uygun doğru egitim sistemine ulaşabilmesi, üretimin teşvik edilmesi çok derin güçler (?)tarafından sürekli engelleniyor.

Kim bunlar? 
Borç verenler mi? 
Kendilerini bu bölgenin sahibi gibi görenler mi?

İktidarın dönüştürücü gücü nereye kadar etkili ?

Bir zamanlar devleti ve toplumu dönüştürme iddiasıyla yola çıkanların önemli bir kısmının, zamanla dönüştürmek istedikleri sistemin en sadık savunucularına dönüşmesi, modern siyasal tarihin en dikkat çekici paradokslarından biridir. İktidara yürürken değişim, zenginlik, adalet ve ahlaki yenilenme vaat eden birçok hareket, iktidara ulaştıktan sonra eleştirdiği yapıların yeniden üreticisi haline gelmiştir.

Bu durum yalnızca belirli bir siyasi hareketin veya belirli bir dönemin sorunu değildir. Tarih boyunca farklı ideolojilere sahip birçok siyasi özne aynı akıbeti yaşamıştır. Çünkü mesele yalnızca insanların niyetleriyle değil, içinde hareket ettikleri siyasal ve ekonomik sistemlerin doğasıyla ilgilidir. Ülkemizdeki siyaset dünyasının insan kaynakları envanteri maalesef güdük ve yetersiz olmuştur. 

Neredeyse istisnasız buyuk oranda hepsi, önce büyük vaatlerle, motivasyonlarla başlayıp sonunda yalnızca  kendilerinin ve dar bir çevrenin refahını tepelere çekip tarihin tozlu sayfalarına kötü anılar, izler bırakarak gidiyorlar. 

Muhafazakâr özneler de uzun yıllar boyunca devleti ve toplumu kendi ideolojik ve dinsel değerleri doğrultusunda yeniden şekillendirme hedefiyle iktidara talip oldular. Devletin bürokratik yapısını, eğitim sistemini, kültürel, sosyal alanı ve ekonomik düzeni dönüştüreceklerini savundular. 
Sonuçlar ortada, hep birlikte yaşıyoruz. Mutlu ve refah içinde bir toplum olmayı beceremiyoruz.

İktidar deneyimi ilerledikçe beklenenin tersi bir süreç yaşanıyor. Devlet dönüştürülemediği gibi aksine devletin kurumsal mantığı, iktidarı devralanları dönüştürüyor. Aile kurumu, gençlik, kadın, çocuk adeta kutsal emanetlerdi. Ama beklenen sloganik hedefler yine hayal. Nüfus yaşlanıyor, üreme oranları tehlikeli boyutlarda düşüyor.
Batı’nın yaşadığı; uyuşturucu, lgbt, ailenin küçülmesi, hızla erimesi, komşuluk ilişkilerinin zayıflaması, şehirlerdeki sağlıksız yığılma, trafik , hava kirliliği, sağlıksız çevre, yeşil alan kaybı vs gibi sorunlar bugün bizim de en önemli sorunlarımız haline geldi.

Bir çok bakımdan kınadığımız batılılara dönüşüyoruz, ancak adil ve yüksek gelir düzeyi, genel anlamda  ekonomi, üretim, adalet, kentleşme  ve eğitimde onlardaki standartlara yaklaşamadık.

Çünkü modern devlet, yalnızca yönetilen nötr bir araç değildir. Kendine özgü bir işleyiş mantığı, bürokratik refleksleri ve süreklilik arz eden kurumsal davranış kalıpları vardır. 
Tıpkı kurumsallaşmış, dünya çapında bilinen ve güvenilir markalar gibi

Devlet aygıtını ele geçirmek ile onu dönüştürmek aynı şey değildir. Çoğu zaman devletin sürekliliğini sağlayan mekanizmalar, yönetenleri kendi mantığına uyum sağlamaya zorlar.

İktidara gelen her hareket, kısa süre içinde bürokrasinin zorunluluklarıyla, güvenlik politikalarının baskısıyla, uluslararası sermayenin beklentileriyle ve küresel ekonomik sistemin kurallarıyla karşı karşıya kalır. Bu noktadan sonra siyasi aktörlerin tercih alanı daralmaya başlar. Söylemde sürdürülen ideolojik iddialar ile pratikte izlenen politikalar arasında giderek büyüyen bir mesafe oluşur.

Özellikle neoliberal küresel ekonominin egemen olduğu çağımızda, ulusal iktidarların hareket alanı sanıldığı kadar geniş değildir. Finans piyasaları, kredi derecelendirme kuruluşları, uluslararası yatırım çevreleri ve küresel ticaret ağları, hükümetlerin ekonomik tercihlerini büyük ölçüde sınırlar. İktidara gelirken "yerli ve milli" söylemler kullanan birçok yönetimin, zamanla küresel sermayenin beklentilerine uygun politikalar uygulamak zorunda kalması tesadüf değildir.

Burada asıl mesele, iktidara gelen kadroların ahlaki zafiyetleri, insan kaynakları yetenek envanterleri kadar, hatta belki ondan daha fazla, iktidarın dönüştürücü doğasıdır. Ancak güçlü bir ahlaki omurga, entelektüel donanım ve kurumsal denetim mekanizmaları bulunmadığında bu dönüşüm çok daha hızlı gerçekleşir. 

Dünü eleştirenler, bugünün ayrıcalıklı sınıflarına dönüşür. Mazlumiyet söylemiyle yola çıkanlar, zamanla güç ve imtiyazın savunucuları haline gelir. Maalesef muhafazakar demokratlar da iddialarından vuruldular. Oysa " Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak" tı.

Bu nedenle siyasal tarihin en önemli derslerinden biri şudur: Sorun yalnızca iktidara kimin geldiği değildir. Asıl mesele, iktidarın nasıl sınırlandırıldığı, nasıl denetlendiği ve hangi ahlaki ilkelerle kuşatıldığıdır. Aksi halde her yeni iktidar, bir öncekinin eleştirdiği yanlışları tekrar etmeye mahkûm olur.

Tarih, sistemi değiştirmek için yola çıkıp sistem tarafından değiştirilenlerin hikâyeleriyle doludur. Gerçek dönüşüm ise yalnızca devlet aygıtını ele geçirmekle değil, gücü sınırlandıran adalet anlayışını, hesap verebilirliği ve ahlaki sorumluluğu kurumsallaştırmakla mümkündür.

Çünkü dönüştürülmeyen iktidar, er ya da geç dönüştürdüğünü sandığı insanları kendi suretine benzetir. Ve çoğu zaman iktidarın en büyük zaferi, kendisine karşı çıkanları bile kendisine dönüştürebilmesidir.

"Allah insanı iddiasından vurur" sözü Türk şair ve düşünür İsmet Özel'e aittir.İnsanın en çok büyük konuştuğu veya iddialı olduğu konulardan sınanıp, genellikle kibrini ve hırsını yenemediği için o noktalardan yanıldığını ifade eden derin bir hayat ve tefekkür kaidesidir.