Emperyalist Savaş

Hacı Hüseyin Kılınç

İran karşı başlatılmış savaşın birinci haftası doldu. Bu savaş On İki Gün Savaşı olarak isimlendirilen ve geçen yılın Haziran ayında yaşanılan savaştan çok farklı niteliklere sahip. Öncelikle bu savaş İran açısından artık bir saldırı savaşı olma özelliğini çoktan kaybetti. İran savaşı artık tam bir varoluş ve ayakta kalma savaşı olarak görüyor. Bir savaşta sözcüğün gerçek anlamına işler bu noktaya geldiğinde ulaşmış olur. Çünkü savaş eğer politikanın bir devamı ve politika gerçek anlamında bir güç ve tahakküm ilişkisi olup güçlü olanın hasmına iradesini kabul ettirmesiyse politikanın enstrümanlarının işe yaramadığı yerde savaş devreye girer.

İran İslam Devriminin üzerinden geçen 47 yıla karşın Batı emperyalizmi ve onun bölgesel hegemon yapmak istediği Siyonist İsrail İran'a istediklerini politikanın her türlü enstrümanını kullanarak kabul ettiremedi ve işler en son gerçek bir savaşa gelip dayandı. Bu savaştan İran İslam Cumhuriyeti ya varoluşunu ispatlayarak çıkacak ya da teslim olacak ve rejim değişerek veya dönüşerek savaştığı güçlere teslim olacak. İran'ın teslimiyeti küresel güç dengelerini kökten değiştirecek ve ekonomik gücünü, finansal yeteneklerini giderek kaybeden Amerika askeri gücü, rakip güçlerin pısırıklığı nedeniyle daha bir süreliğine nefes almış olacak.

İran'ın düşmesi ne Venezuela'nın başındaki adamın adeta bir çete operasyonu ile alınıp New York'taki bir mapushaneye tıkılmasına ve Chavez'in denediği Bolivarcı devrimin tık nefes kalarak bütün iddialarından çark etmesine ne de Esat'ın bir gece yarısı ülkesini selefi-cihatçı çetelere teslim ederek kaçmasına benzeyecek. Eğer emperyalizm temelinde bağımlılık ilişkilerinin olduğu bir sistemse ve bu sistem hiyerarşik olarak yapılanmış ve bu şekilde işliyorsa İran'ın bu sistem içindeki konumu ne Venezuela'ya ne de Suriye'ye benzetilebilir. Her iki ülkede yani Venezuela ve Suriye biri Latin Amerika kıtası için diğeri Ortadoğu veya Doğu Akdeniz jeopolitiğinin önemli oyuncuları olmakla birlikte esaslı ve oyun kurucu aktörler değiller ve olamazlarda.

Ama İran herşeyden önce devasa büyüklüğü, jeostratejik konumunun getirdiği önem ve küresel enerji ticaretinde kapladığı yer ile önce bir bölgesel aktör, ama o kadar olmasa bile sistemik etkileri kuvvetli bir küresel oyuncudur. İran'ın emperyalist hiyerarşideki yeri yalnızca üst sıralarda olmakla sınırlı değildir. İran daha Peygamberin ölümüyle birlikte ortaya çıkmış ve Peygambere atfettiği Weberci karizmatik otoriteyi sonradan gelenlere de aktarmaya kararlı ve niyetli bir anlayışın yani protestocu ve egemen din yorumuna karşı muhalif bir çizgiyi tarih boyunca taşımış bir damarında cisimleşmiş halidir. Bugün Şiilik olarak bilinen bu protestocu yorum İran'daki Molların elinde bir teokratik yapıya dönüştürülüp muhafazakarlaşarak bir devlet ideolojisi haline getirilmiş ise de bu geleneğin taşıdığı muhalif özü yitirmesi ve konformistleşmesi tarihsel olarak imkansızdır.

Bu yön İran'ı yalnızca emperyalist ve siyonistlerin hedefi haline getirmez. İran'ın muhafazakarlaşarakta olsa Şiiliğin taşıyısı olmaya soyunması onu İslam dünyasını baştan sona ele geçirmiş her boydan gerici Sünni güçlerinde hedefi haline getirir. Seküler devrimci yapılar kan kaybedip İslam dünyasındaki etkilerini kaybettiğinde, milliyetçi sekülerler başta Baas olmak üzere birer yerel diktatörlüklere dönüştüğünde ve geniş halk yığınları ya rantiye ya hanedanlık ya da kabilevi devletler haline dönüşmüş devletlerinden umutlarını kestiklerinde yüzlerini sosyal ağlar ile sivil toplumu kuşatmış dinsel yapılara döndüler ve Müslüman Kardeşlerin Arap Baharında yaşattığı hayal kırıklığı içinde evlerine geri gönderildiler.

Emperyalizm ve Siyonizm kendilerine işbirlikçi rejimler yaratmak ve İran'ın elindeki Şii hilalini yok etmek için bölge çapında Sünni bir yay örgütlemeye karar verdi. Bölgenin kendi özgün dinamikleri ile büyük siyasal birimler halinde örgütlenmesini daha 100 yıl önceden engellemeye karar vermiş güçler kendi özgün haline bırakılsa hiç kuşkusuz bir bölgesel rönesansın veya bir başka kozmopolitizmin ya da alternatif bir modernitenin taşıyıcısı olacak güçleri sürekli birbirine kırdırarak, aralarındaki mezhebi veya inançsal farklılıkları kaşıyarak, suni ulusal kimlikler üreterek ve bunları karşı karşıya getirerek bölgesel zenginliklere el koydu ve bölgenin doğal gelişim kanallarını tıkadı. Eğer İran düşerse, teslim alınırsa veya varoluş savaşını kaybederse bölge baştan aşağı emperyalizm ve onun bölgesel hegemonu siyonizme teslim olacak ve bu teslimiyetin serptiği ölü toprağını silkeleyip atmak birkaç kuşağın yoğun çabalarını gerektirecek.

O nedenle karşımızdaki savaşın özgün karakterini bir an bile olsun unutmamamız gerekiyor. Bu savaş iki gerici güç arasındaki bir savaş diyerek kenara çekilerek ellerimizi oğuşturacağımız bir savaş değil. Bu savaş emperyalist bir savaş ve emperyalizmin işleyiş zincirini kusursuzlaştırmak ve önündeki pürüzleri kaldırmak için yapılıyor. Emperyalist zincir eşitsiz doğası gereği sorunsuz işleyemez ve mutlaka pürüzlü yüzeyler üretir. Kautsky'in kusursuzluk gördüğü yerde Lenin zayıf halkalar ve pürüzlü yüzeyler görüyordu. O nedenle biz tarafsız değiliz ve savaşı elimiz kolumuz bağlı seyretmiyoruz. İran'ın teokratik Molla iktidarının sonraki iş olduğuna inanıyorız.