Hısımımla Hasbihal

Hacı Hüseyin Kılınç

Aslında bir taşra filozofu da sayılabilecek Martin Heidegger taşradaki herkesin birbirine hısım olduğunu söylemişti. Bu kan bağına değil doğrudan tanışıklığa, birbirinden haberdar olmaya şehir anomisinin yerini yüzyüze ilişkilerin almasının getirdiği bir durumdu. Bu nedenle taşrada hısım sayılacak derecede birbiri ile içli dışlıydı herkes. Sevinçler ortak olduğu gibi acı ve yaslarda müşterek karşılanırdı.

Hiç unutmam dedem karşısına çıkan herkese istisnasız selam verirdi. Birine rastladığında kimlerden olduğunu soruşturur ve mutlaka tanıdık biri çıkardı. Hısım sözcüğü filozofta kavramsal bir boyuta yükselirken taşralı için bu sözcük özel bir yakınlığı dile getirir. Bende bu sözcüğü kullanmayı severim.

Benim yazılarımı dikkatle takip eden ara sıra altına yorumlar düşen böyle bir hısımım var. Babalarımız çok iyi dosttular ve bize devrettikleri bu mirası karşılıklı gözetiyor, yaşatmaya çalışıyoruz. Ben CHP'li bir ailenin çocuğuyum hısımım merkez sağ çökmeden önce Adalet Partisi geleneğinin bir takipçisiydi. Türkiye'de merkez sağ çökünce ve yarattığı siyasal boşluk bir türlü doldurulamayınca radikal milliyetçi sağın bir kısım unsurları çeşitli dönüşümlerle bu alanı siyaseten doldurmak için hamleler yaptı.

Daha dindar ve muhafazakar olanlar MHP'de kalırken seküler olanlar İYİ partide toplandılar. Ayrılık sadece laiklik veya muhafazakarlık gibi bir yaşam tercihinin dışında cari iktidar karşısında alınan pozisyonlarla da ilgiliydi.

Hem yaşam tarzı tercihleri hem de iktidar karşısındaki duruşlar bu ayrışmayı keskinleştirdi. Ancak ne kadar laik ne kadar iktidar karşıtı olsalarda Türkiye'nin milliyetçi sağı demokrat bir dönüşüm geçirip anti faşist bir kimlik edinemedi. Bizce anti faşist olmak demokrat bir sağ için asgari koşuldur.

Bu ayrışmalar ve dönüşümlere ideolojik tartışmalar eşlik etmedi. Yapılan MHP gibi bir partide liderliği ele geçirmekle sınırlıydı. Bu hedefe ulaşamayınca radikal milliyetçi sağ bir değişim yaşadı, ancak bu değişim ideolojik bir dönüşümden yoksun kaldı. Türk sağının esas varoluşunu sağlayan milliyetçilik ile de hesaplaşılamadı. Gerçi milliyetçilik sadece radikal milliyetçi sağın ana ideolojisi olmayıp sağı ile solu ile Türkiye'deki bütün düzen partilerinin ortak ruh halini yansıtan bir ideolojidir. CHP milliyetçiliği kentli olması hasebiyle kendini ulusalcılık olarak ifade ederken köklerini MHP'den alan milliyetçilik taşralıdır ve daha tepkiseldir. MHP'deki ayrışmanın sosyolojik düzeydeki yansımalarından biri de bu taşralılık-şehirlilik gerilimi üzerinden kendini göstermiştir.

MHP her zaman devlete göre vaziyet alan bir parti olduğundan devletten gelen uyarılara göre pozisyon almış diğerleri devlet katlarından dışlandıklarından siyaseten güç devşirebilmek için siyasal alanın önlerine çıkardığı fırsatlara odaklanmıştır. MHP için süreç devletin beka endişesiyle başlamış ve bu endişenin teyakkuz halini alması MHP'yi elini taşın altına koymaya zorlamıştır. MHP için milliyetçiliğin ıslah edilmesi, daha demokratik bir muhteva edinerek yurtseverliğe evrilmesi ve daha medeni bir boyuta aktarılması gibi bir durum söz konusu değildir. Kardeşlikten anladıkları bir hak teslimi olmayıp bekanın getirdiği bir fırsatçılıktır. Zaten süreçten ne anladıklarını komisyona sundukları rapor ile ortaya koydular. Bu rapor MHP'nin Kürt meselesi karşısında hiçbir ideolojik dönüşüm yaşamadığını sarih biçimde ortaya koyuyordu.

MHP dışındaki milliyetçi sağında milliyetçiliklerini ıslah etmek, gerçek bir dönüşümden geçirmek gibi bir niyetlerinin olmadığı yeterince ortada. Bu partilerin tek derdi iktidar bloku tarafından toplumsallaşması kasıtlı olarak engellenen sürecin ortaya çıkardığı milliyetçi öfkeyi, huzursuzluğu siyaseten devşirmek ve bunun üzerinden siyaseten kar elde etmek. Çünkü bu partilerin hiçbirinin Türkiye'nin yaşadığı çoklu krizlere yanıt üretmek gibi bir derdi bulunmuyor. Aslında hepsi süreç karşıtlığı yaparken iktidarın manevra alanını genişleterek bilerek veya bilmeyerek iktidara hizmet ediyorlar. İktidara hizmet yalnızca MHP'nin yaptığı gibi olmuyor. Bunu dolaylı yollardan, hergün iktidara muhalefet ediyor görünerek de yaparsınız.

Önceki çözüm sürecinden devletin çıkardığı en büyük ders bu oldu. Çözümün toplumsallaşması ve demokratik dinamikleri harekete geçirmesi en başta Erdoğan ve AKP'yi ürküttü. Önceki süreçte HDP'nin oyları %15'lere yaklaşmış ve milletvekili sayısı 80'e ulaşmıştı. AKP ilk defa tek başına hükümet kuracak bir çoğunluktan yoksun kalmıştı. Şimdi eğer süreç tıkanır ve pata durumu ortadan kalkarsa devlet harekete geçireceği güçleri el altında tutuyor. Bunların kuru gürültüsü sürece olan desteği azalttığı gibi çıkardıkları yaygara milliyetçiliğin dönüşmesini engelliyor. Devlet bu havayı yanındaki ve uzağındaki muhalifleri ile yaratarak Kürt siyasal hareketini hem yalnızlaştırıyor hem de masada önüne konulan talepleri maksimalist bularak koşulların hazır olmadığını söyleyerek geri çeviriyor. Komisyonun İmralı ziyareti öncesi kasıtlı yaratılan atmosferi düşünürsek söylediklerimize hak verilecektir.

Hısımım en son yazısında bana Suriye'yi kastederek bir ülkede iki ordu olup olmayacağını soruyor. Aslında cevap yazının içinde ayrıntılı olarak veriliyordu. Bir çetenin ele geçirdiği yerde kimse güvenceler almaksızın canını, malını ve namusunu o çetelere teslim etmez. Demokratik seçimlerin yapıldığı, modern bir anayasal yönetime kavuşan ülkelerde elbette ordu tektir. Ama ya bunların hiçbirinin olmadığı bir yerde, Esat rejimi altında vatandaşlık hakları bile verilmemiş, Suriye iç savaşı sırasında başta DAİŞ olmak üzere iç savaşta onbinlerce savaşçısını kaybetmiş bir halktan kendini yeni cellatlarına teslim etmesini nasıl bekleyebilirsiniz? Aslında mesele gelip Türkiye'deki milliyetçiliğin bir Türkiye yurtseverliğine dönüşememesinde düğümleniyor.

O nedenle de Kürtleri halk olmaktan kaynaklı hakları bulunan, kasıtlı olarak dört ülkenin sınırlarına dağıtılmış kadim bir millet olarak görmekten ısrarla kaçınılıyor ve onlardan sürekli bölücü ve terörist çıkartıyorsunuz. Boşuna bir çaba hısımım.