İmperium

Hacı Hüseyin Kılınç

İmperium latince imparatorluk anlamına gelen bir sözcük. Dünya tarihinin önemli bir bölümü İmparatorluk denilen sistemler altında yaşandı. Bu tarihin önemli bir bölümünü antik denilen dönem oluşturdu. Bu dönemde Doğu’nun büyük bir bölümüne hakimdi. Yakındoğu’dan uzakdoğu’ya kadar yeryüzünün büyük bir bölümüne imparatorluklar hükmediyordu. Sonradan emperyalistler tarafından Ortadoğu olarak nitelendirilen coğrafya ilk devlet oluşumlarına sahip olan bölgeydi. Çünkü tarım devrimi denilen neolitiğe geçiş burada yaşandı. Sulama kanallarına duyulan ihtiyaç ve bunun ancak büyük insan kaynakları kullanılarak gerçekleştirilmesi devlet organizasyonlarını gerektiriyordu. İlk devletleri oluşturan bürokratik sınıflar maddi iktidarlarının sadece dünyevi iktidarla değil uhrevi iktidara sahip olmakla garanti altına alınabileceğini erken fark ettiler. Böylece bürokratik sınıflar çok geçmeden rahipler kastını da oluşturdular bu sayede hem dünyevi hem de uhrevi iktidara sahip oldular. Uhrevi iktidara sahip oluş devleti kutsamayı ve aşkınlaştırmayı da beraberinde getirdi. Özel mülkiyetin ve artı ürünün gaspı üzerinde yükselen devlet iktidarının kaynağını ezilenlerden gizlemek için yetkesini kutsallaştırdı. Yönetici sınıflar ilahi misyonlarla donatılıp Tanrının yeryüzündeki temsilcisi sayıldılar. 

Yakındoğu bu dinamikler sayesinde coğrafi olarak hep büyük birimlere sahip oldu. Dağ silsileleri araya ciddi engeller çekmiş olsa da muktedirler bunları aşmanın yollarını buldu. İktidarın gücü coğrafi engellerin üstesinden gelebildi. Yine de hem dağ silsileleri hem de çöller iktidarın zulmünden kaçmak isteyenlere sığınak oldu. Neticede devletin amacı hükmettiği yerlerde kontrolü sağlamak ve üzerindeki insan unsurundan istifade etmeye dayanıyordu. Bunun doğal sınırlarına ulaştığı yerler devletin egemenlik alanının dışında kalıyordu. Bu yerler devletler için aynı zamanda verimli değildi. Devlet formasyonunun imparatorluk biçiminde örgütlendiği bu coğrafyanın büyük siyasi birimler ürettiğini söylemiştik. Bunun doğal sonucu olarak tüm tek tanrılı dinlerde burada ortaya çıktı. Görece merkezileşmiş iktidar tıpkı örgütlenmesinde olduğu gibi dinin de tek tanrılı biçimini üretti. Bunların içinde tek bir halka inmiş din olarak Museviliği bu biçimle bağdaştırmak kağıt üzerinde belki zor olabilir. Ancak Yahudi halkına inmiş din olarak Musevilik halkına vaad edilmiş toprakları hedef gösteriyordu. Bu topraklar bugün Ortadoğu denilen bölgenin büyük bölümünü içine almaktadır. Kızıldeniz’den başlayan bu topraklar Dicle Ve Fırat nehirleri arasındaki tüm bölgeyi kapsar. 

Hıristiyanlık ve İslamiyet bu avantajı en iyi kullanan dinler olmuşlardır. Hıristiyanlığın Pavlus tarafından temelleri atılan tebliğ alanı neredeyse Roma topraklarının büyük bölümünü içine alıyordu. Roma’nın ikinci yüzyılın başından itibaren dağılma emareleri göstermesiyle beraber Hıristiyanlığın yayılma hızı da sürat kazanmıştı. İslamiyet ise çok daha hızlı bir biçimde geniş toprakları etkisi altına aldı. Kısa sürede İran platolarına ulaştı. Arabistan yarımadasının tamamı İslamın kontrolü altına girdi. Romalılardan Bizansadevredilen toprakların çoğu da İslam etkisi latına girmeye başlamıştı. Dolayısıyla antik dünyanın imparatorluk geleneği geriye tek tanrılı dinlerin hızlı yayılacağı bir miras bırakmıştı. Tek tanrılı dinlerin bu kadim topraklarda doğmuş olmasını tesadüflerle değil, ancak bu türden maddeci açıklamalarla izah edebiliriz. 

Yakındoğu’nun daha ötesinde de siyasi olarak büyük birimler vardı. Çin neredeyse apayrı bir dünyaydı. Bu nedenlerle hanlığın diğer adı merkezi krallıktı. Merkezi krallık dünyanın merkezi demekti. Çinliler kendi ülkelerini dünyanın merkezi sayıyor ve öyle adlandırıyordu. Bu bölgeye de daima büyük siyasi birimler hükmetmişti ve devletleşme aşamasına Yakındoğu’dan daha erken yaşamışlardı. Çin İmparatorluğunun tarihi MÖ dört ve üçbin yıllarına kadar gitmektedir. Devletin temelinde mandarinler denilen okumuş-yazmış sınıf bulunuyordu. Mandarinler imparatorun gölgesi altında devleti çekip çeviren asıl sınıftı. İmparatorluğun tüm işlerini onlar yürütüyordu. Bu gelenek hala devam etmektedir. Mandarinler aslında diğer tüm imparatorluk formasyonlarınaörnek teşkil edecek şekilde bir bürokratik ağ kurmuşlardı. Hem sulama sisteminin inşasından sorumluydular hem de üretilen artığı çekip alma işini organize ediyorlardı. Çin devletinin iktidarının sürekliliğini onlar sağlıyordu. Tıpkı Osmanlı kapıkulu sınıfında olduğu gibi çok erken yaşlarda ailelerinin yanından alınıp devlet hizmeti için eğitiliyorlardı. Kadim Çin felsefesi olan Konfiçyüsçülük mandarinler sınıfının ideolojisiydi. Temelinde çok fazla şiddete müracaat etmeden yumuşak bir ideoloji ile yönetmek vardı. 

Hint altkıtası içinde aynı şeyleri söyleyebiliriz. Devasa büyüklükteki bu kıtada merkezi büyük siyasi birimler tarafından yönetiliyordu. Elbette büyüklüğü düşünüldüğünde tüm parçasına tek bir otoritenin hakim olması düşünülemezdi. Kuzeyi ile güneyi arasında binlerce kilometrelik bir mesafe vardı. Ancak böylesi devasa bir coğrafyaya da inanç olarak Budizm hakim olmuştu. Kuşkusuz başka inançlar ve inanışlarda vardı, ama çoğunluk bu daireye mensuptu. Budizmin etkilerinin bu coğrafya ile sınırlı kalmadığını Orta Asya’dan İran platolarına kadar ilerlediğini ve başka inançlar ile de senkretik bir ilişki yaşadığını biliyoruz. Bu büyük kıta Müslüman Babürlerden üzerinde güneş batmaz denilen Britanya imparatorluğuna kadar bir dizi egemenlik altında yaşamak zorunda kaldı. Ulus devletler çağında bağımsızlığını en geç elde eden milletler arasında yer aldı. Bağımsızlıktan kısa bir süre sonra da din temelinde bir bölünme yaşayarak Müslüman unsurlar kendi devletlerini kurdu. 

Batı’nın Yakındoğu ve Uzakdoğu ile mukayese edildiğinde tarihe geç girdiğinden bile söz edilebilir. Bilinen ilk yazılı kaynaklar olarak Homeros’u alırsak onun destanlarını derlediği dönemlerde Doğu’nun büyük siyasi birimler halinde örgütlendiğini görürüz. İlyada ve Odessa’dakiöykülerin MÖ 12.yüzyılda yaşandığı ve Homeros’un bunları MÖ 8.yüzyılda derlemeye başladığını biliyoruz. Truva Savaşlarında Truva önlerine gelen Yunan orduları gevşek bir kabile federasyonundan ibaretti. Yunan demokrasisinin altın çağlarında Yahudiler anayurtlarından göçe zorlanmış Babil’de sürgün hayatı yaşıyorlardı. Kitabı Mukaddesi oluşturan anlatıları bir araya getirmekle meşguldüler. İskender’in kurduğu imparatorluk Batı’dan çıkan ilk imparatorluktu. Ama İskender yüzünü Batı’ya değil hep Doğu’ya döndü. Çünkü İskender’in kurduğu imparatorluğun azami sınırlarına ulaştığı yıllarda Roma imperiumu daha bu sıfatı bile hak etmiş değildi. Kuzeydeki etrüksleri ve güneydeki Latiumları bile kalıcı biçimde boyunduruğu altına alamamıştı. Ama yine de İskender tarihin gördüğü en büyük imparatorluklardan birini kurmuştu. Asya Minör başta olmak üzere Yunan karasını ve tüm kolonilerini, yakındoğu’nun tamamını ve Hint altkıtasınakadar uzanan devasa bir bölgeyi kontrolü altına almıştı. İskender doğduğu topraklardan o kadar uzaklaşmıştı ki orduları Pamirlerden İran platolarına doğru ilerliyordu. O zamana kadar doğunun en büyük gücü olmuş ve Yunanları en fazla uğraştırmış Pers ülkesine el koymak iştahını kabartıyordu. Mezopotamya uygarlıklarının yıkılmasından sonra onların mirasını önemli ölçüde Persler devralmıştı. Yakındoğu’da boyunduruk altına alamadıkları tek yer Firavunların Mısır’ı idi. Bu yayılıştan İskender’in komutanları endişe etmeye başlamıştı. Çünkü Pers uygarlığının etkileyiciliği İskender’i cezbetmişti. Onlar gibi giyiniyor onlar gibi eğleniyordu. Hatta kendine Persiyen bir hanımda almıştı. Komutanları onun Helenliğinden endişe etmeye başlamıştı. 

Şimdilik burada keselim.