İnsanların Çoğu Aslında İnanmıyor!

Vedat Kahyalar

İnsan, söylediğine göre değil; yaşadığına göre inanır.

Bir insanın gerçek inancı; namazından önce adaletinde, ticaretinde, merhametinde, tüketim alışkanlıklarında, makam karşısındaki duruşunda ve menfaat uğruna neleri feda edebildiğinde ortaya çıkar.

Kur'an'ın insana dair yaptığı en sarsıcı tespitlerden biri de budur:

"Sen ne kadar onların inanmalarını istesen de insanların çoğu inanmaz." (Yusuf, 103)

İlk bakışta şaşırtıcı gelen bu ayet, aslında çağımızın en büyük gerçeğini anlatmaktadır. Çünkü insanların çoğu "inanmıyorum" demez; "inanıyorum" der. Fakat hayatı, imanının değil arzularının yönettiği bir hayat olur.

İnandığımız dinin sahibi Allah'tır (cc).

Kur'an-ı Kerim'i gönderen O'dur.

Son peygamber Hz. Muhammed'i (sav) insanlığa rehber olarak gönderen O'dur.

Ve yine O, bu dine iman edenlere tek bir isim vermiştir:

Müslüman.

Kur'an bu konuda son derece nettir:

"Allah'a çağıran, salih amel işleyen ve 'Ben Müslümanlardanım.' diyenden daha güzel sözlü kim vardır?" (Fussilet, 33)

Ne var ki bugün birçok kişi kendisini önce mezhebiyle, tarikatıyla, cemaatiyle, siyasi partisiyle veya ideolojisiyle tanıtıyor. Allah'ın verdiği isim geri planda kalıyor; insanların ürettiği kimlikler öne çıkıyor.

Oysa Allah'ın verdiği isim yetmiyor mu?

Muhafazakâr olduğunu söyleyen geniş kitlelerin önemli bir kısmı bile kendisi olamıyor.

Bir kısmı Arap kültürünü din zannediyor.

Bir kısmı Batı'nın hayat tarzını medeniyet zannediyor.

Sonunda ise ortaya ne Kur'an'ın inşa etmek istediği insan çıkıyor ne de kendi milletinin değerleriyle barışık bir toplum...

Sadece kimlik bunalımı yaşayan kalabalıklar...

Oysa yıllar önce söylenen bir şarkı bile bize önemli bir hakikati hatırlatıyordu:

"Başkası olma, kendin ol; böyle çok daha güzelsin."

Milletler için de böyledir.

Taklit ederek büyüyen hiçbir medeniyet yoktur.

Asıl problem bilgi eksikliğidir.

Bu ülkede milyonlarca insan (nüfusun %80 i) hayatının hiçbir döneminde Kur'an'ın Türkçe mealini baştan sona okumamıştır.

İnanılan kitap okunmuyor.

Okunmayan kitap anlaşılmıyor.

Anlaşılmayan din ise başkalarının yorumlarına teslim ediliyor.

Sonra din; vahyin rehberliğinden çok cemaatlerin, tarikatların, kanaat önderlerinin veya sosyal medyanın yorumlarıyla şekilleniyor.

İşte kırılma noktası tam da burasıdır.

Bugün aile hayatımıza bakalım...

Şehirlerimize bakalım...

Ekonomimize...

Eğitim sistemimize...

Adalet mekanizmamıza...

Devlet yönetimine...

Hangisinde Kur'an'ın inşa ettiği adalet medeniyetinin belirgin izlerini görebiliyoruz?

Gözü kapalı ülkemize bırakılan bir yabancı, sadece günlük hayata bakarak buranın bir İslam toplumu olduğunu anlayabilir mi?

Bu soruyu cesaretle kendimize sormamız gerekiyor.

Uzun yıllardır iki farklı savrulmanın arasında sıkışıp kaldık.

Bir tarafta Arap kültürünü dinle özdeşleştirenler...

Diğer tarafta Batı'nın tüketim kültürünü, gösterişini ve hayat anlayışını sorgulamadan benimseyenler...

Oysa İslam ne Arapçılıktır ne Batıcılık.

Arapça vahyin dilidir; fakat dinin kendisi değildir.

Batı'nın ilmini ve teknolojisini almak ise başka, onun değerler sistemini sorgusuz benimsemek bambaşka bir şeydir.

Türk milleti ise asırlar boyunca adalet, teşkilatçılık, vakıf medeniyeti, merhamet, devlet ahlakı ve mazlumun yanında durma anlayışıyla insanlık tarihine damga vurmuştur.

Bu birikim, İslam'ın evrensel ilkeleriyle çatışmaz.

Tam tersine, onları taşıyabilecek güçlü bir medeniyet zemini oluşturur.

Onun için ihtiyacımız olan şey; Araplaşmak değil...

Batılılaşmak da değil...

Kur'an ve sünnet merkezli, kendi tarihini bilen, kendi kültürüne güvenen, üreten, adil ve özgüven sahibi bir medeniyet anlayışıdır.

Şeytanın en büyük başarısı, insanı inkâra sürüklemesi değildir.

İnandığını zannederken hakikatten uzaklaştırmasıdır.

Kur'an'da şeytanın sözü bunun en açık ifadesidir:

"Senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacağım."

Yani sapma, çoğu zaman yolun dışında değil; yolun üzerinde başlar.

Belki de bu yüzden en büyük tehlike, hakikati tamamen reddetmek değil; hakikatin yerine alışkanlıkları, gelenekleri, ideolojileri ve menfaatleri koymaktır.

Gazze bunun en acı aynasıdır.

Bir yanda meydanlarda Filistin sloganları...

Diğer yanda İsrail ekonomisini besleyen ürünleri, kurnazca farklı yollar ve usullerle (petrol, demirçelik, gıda...) gönderilmeye devam ediyor.

Bir yanda gözyaşları...

Diğer yanda alışveriş merkezlerinde hiç bitmeyen boykotlu ürünlere destek veren alışverişin sürmesi.

Boykot çağrıları yıllardır sürüyor.

Buna rağmen desteklenmemesi istenen birçok marka satış rekorları kırabiliyor.

Çünkü vicdan sloganla değil, bedel ödeyerek ölçülür.

İman da öyledir.

Bugün Gazze...

Sosyal medyadaki estetik ameliyat akımları kadar...

Dövmeler kadar...

Magazin kadar...

Lbgt kadar...

Yapay zekâ kadar...

Futbol, voleybol  kupaları kadar...

Milyonların gündeminde yer bulamıyorsa, burada sadece siyasetin değil; vicdanın da büyük bir imtihanı vardır.

Çözüm bellidir.

Kur'an'ı yeniden hayatın merkezine koymak...

Peygamberimizin örnekliğini yeniden anlamak...

Adaleti devletin temeli yapmak...

Liyakati makamların şartı hâline getirmek...

Üretimi, ilmi, ahlakı ve hukuku yeniden ayağa kaldırmak...

Çünkü güçlü devletler önce güçlü fabrikalarla değil; güçlü karakterlerle kurulur.

Ve güçlü medeniyetler önce binalarla değil; sağlam insanlarla yükselir.

Son söz yine Kur'an'ındır:

"Sen ne kadar onların inanmalarını istesen de insanların çoğu inanmaz."

Belki de mesele, insanların "Müslüman" demesi değildir.

Asıl mesele, Allah'ın "Müslüman" dediği insanların gerçekten Müslüman gibi yaşayabilmesidir.