Torosların gölgesinde bir akşam vaktiydi.
Çukurova’nın bereket kokan toprağına,
rüzgâr bir eski destanı taşıdı usulca.
Dediler ki;
“Köroğlu yine at sürmüş uzak diyarlardan,
yüreğinde isyan, dilinde türkü varmış ”
Adana o vakitler pamuk beyazı düşler içinde,
Seyhan Nehri ay ışığını taşıyan bir ayna gibi durgun.
Bir yanda alın teriyle yoğrulan emek,
bir yanda sazını omzuna vurmuş garipler.
Köroğlu geldiğinde
ilk önce Büyük Saat’e baktı uzun uzun.
“Bu şehir,” dedi,
“Yalnızca taş değil,
insanın içine işleyen bir ateştir.”
Sonra bir kebap dumanı yükseldi sokaklardan,
şalgamın mor sesi karıştı geceye.
Adana’nın yüreği sıcaktı;
tıpkı yiğitlerin alnındaki ter gibi.
Bir kahvede oturdu Köroğlu.
Çayından bir yudum aldı,
duvarda Yaşar Kemal’in ve Yılmaz Güneyin bakışları vardı.
İnce Memed’in rüzgârı dolaşıyordu masalarda.
Anladı ki;
bu şehirde herkes biraz destan,
herkes biraz şiirdi.
Toroslardan esen rüzgâr dedi ki ona:
“Ey yiğit,
burada zulme boyun eğmeyen insanlar yaşar.
Pamuk tarlalarında nasır tutan eller,
ekmeğini mertçe kazanır.”
Köroğlu sazını eline aldı o gece.
Adana semalarında yankılandı sesi:
“Yiğitlik yalnız kılıç sallamak değil,
Mazlumun yanında dimdik durmaktır.
Bir şehir düşünün;
güneşi bile mert doğar üstüne ”
Seyhan kıyısında sabah olurken
göçmen kuşlar geçti göğün maviliğinden.
Köroğlu atına bindi ağır ağır.
Arkasında bir türkü bıraktı Adana’ya:
“Ey Çukurova,
sen yalnız bereket değil,
yiğitlerin kalbinde yaşayan sonsuz bir destansın ”
Türküsü ile huhulara yeniden yelken açtı.
Bu yazarın rüyasıydı, ancak gerçekleri pek fazlaydı.