Gazeteci Kemal Öztürk’ün Nusayri toplumu üzerine talihsiz söyleminin gündem olması üzerine, 9 Mart 2025 tarihinde kaleme aldığım ancak o zaman paylaşmayı uygun bulmadığım yazımda, bugünlerde tartıştığımız başlıklara ilişkin bazı tespitlerim olmuştu. O günlerde düşündüklerimin bugüne yansımasına, bir kez daha ve bu defa birlikte bakmakta fayda var
Suriye’deki gelişmeler ışığında; Adana, Mersin, Hatay hattı ve Nusayriler
Tarihsel olarak Osmanlı döneminden içinde bulunduğumuz modern Türkiye’ye kadar farklı kimlikleri bir arada barındıran ve bu çeşitliliği bir zenginlik olduğu kadar gerilim unsuru olarak deneyimleyen bir geleneğe sahip olduk. Hatay, Adana ve Mersin’de yaşayan Nusayriler de bu sosyolojinin önemli parçalarından biri olarak süregeldi. Ancak günümüzün siyasal konjonktürüne baktığımızda, bu toplumsal kesimin geleceği üzerine düşünmek her zamankinden daha önemli hale geliyor. Çünkü Nusayri kimliği, Türkiye’nin mevcut siyasi düzeni içinde çeşitli şekillerde tartışmalara neden olabilir. Suriye’de, özellikle Tartus ve Lazkiye gibi bölgelerde, Nusayrilere yönelik saldırılar Türkiye’de gelişmelere insani bakan herkeste ve özellikle Nusayri toplumu üzerinde psikolojik bir etki yaratıyor. İç muhalefetin özellikle “Suriye’de bir Nusayri kıyımı” olduğu yönünde dikkate değer hassasiyetine karşın, yeni Suriye Yönetiminin de eski rejim unsurlarından kaynaklı kendi iç barışlarına dair yönetmeleri gereken bir sorunun olduğu çok açık. Türk devlet aklının ve dış politikasının Suriye meselesine yaklaşımı içerideki iç barışı güçlendireceği gibi bir tür kimliksel ayrıştırmayı da tetikleyebilir. Özellikle Hatay, Adana ve Mersin gibi kentlerde Nusayri kimliği o kentlerin dokusu içinde önemli yer tutuyor. Bu bölgeler hem demografik yapı hem de siyasi tercihler açısından ülkemizin büyük şehirlerinden farklı bir dinamiğe sahip. Özellikle son dönemlerde genel ve yerel seçimler gösterdi ki, bu şehirlerde halk tercihini, büyük oranda muhalefetten yana kullandı. Yerel seçimler özelinde ise başta Büyükşehir Belediye Başkanları olmak üzere bir çok ilçe belediyesinde de Nusayri kimlikli başkanlar halk desteği alarak seçildiler. Ancak mesele yalnızca siyasi tercihler değil; Türkiye’de giderek otoriterleşen siyasal düzenin, yerel yönetimlerde farklı kimliklere bundan sonra nasıl bir alan açacağı ya da açmayacağıdır. Alevi veya Nusayri kimliğine sahip siyasetçilerin genellikle muhalefet içinde daha görünür olduğu bilindiğinden bu kimlikler üzerinden olası bir baskı mekanizması oluşturulmasının siyasal gerilimleri artırabileceğini not düşmek gerekir.
İç siyasette gerek ‘Kürt Sorunu’ nun çözümü bağlamında işletilen kritik süreç, gerek yeni anayasa yapım süreci, gerek tartışmalı yargı kararlarından kaynaklı yasakların ve tutuklamaların artması ve gerekse de muhalefet cephesinde erken olduğunu öngördüğüm cumhurbaşkanı adaylık yarışının başlaması siyasi söylem ve medya manipülasyonları yoluyla “öteki”lerin derinleştirilmesine sebep olabilir. Böylesi karışık ve sıcak gündemler içinde merak ettiğim konu; Yerel yönetimler üzerinden özelikle Adana, Mersin ve Hatay hattında bir ‘iç düşman’ algısı mühendisliği çalışır mı? Ancak mezhepsel gerilimler üzerinden yapılan girişimlere ülkemizde çok prim verilmediğinden bu korku senaryosu olası sonucu doğurmayabilir. Eğer demokrasinin işlerliği daralmaya devam edip kutuplaşlaşma siyaseti devreye sokulursa, bu kimlikler üzerinden baskılar gündeme gelebilir. Her ne kadar geleceği şekillendirme çalışmalarının görünen yüzü siyasiler olsa da esasında en temel aktör hep halkın bizatihi kendisi olmuştur.
Sonuç olarak hassas olan bu süreçte hepimizin bir olma paydasına eskisinden daha çok ihtiyaç duyduğumuzu vurgulamak gerekir.
Ebubekir Yıldırım