Tarihsel sosyolojiyi değilde siyasetin dar ölçülerini kerteriz alırsak eğer cevabını vermemiz gereken soru kim kazandı kim kaybetti olacaktır. Her iki tarafın milliyetçilerinin peşine düştüğü ve cevabını aradıkları soru budur. Ama tarihsel sosyoloji bize daha farklı birşeyi hatırlatır. Kürt-Türk ilişkileri, içinde onlarca olguyu ve temel eğilimleri barındıran bu tarihsel sosyolojiden bağımsız düşünülemez. Yalnızca imparatorluklar çağı değil kapitalizmin hakim toplumsal formasyon haline gelmesi ile de devam eden kapitalizmin kuruluş ve gelişim süreçleri bu sosyolojiyi daha pekiştirmiş ve çözülmesi çok zor bir yumak haline getirmiştir.
Uluslarının tarihini kadim zamanlara taşısalarda her bir milliyetçilik modern olanın peşinden sürüklenir ve tarihsel sosyolojiyi teğet geçer. Her biri için doğal sonuç uluslarının bir devlete sahip olması ve ayakta kalmasıdır. Devletsiz bir ulusu düşünemez, hayal edemezler. Halbuki her ulusun bir devlete sahip olması burjuvaziye has bir tavırdır. İçsel olarak evrenselleşme eğilimine sahip sermaye için ulusun oluşumu ve bir devlete tabiiyeti hem egemenlik sorusuna hem de pazar meselesine verilmiş bir cevaptır. Egemenlik kuramları bir toprak parçasında yaşayan halkın önce tek bir siyasal gövde halinde kurgulanıp büyük harfli Halk halinde kategorize edilmesi ve bu Halkında bir Ulus olarak hayal edilmesi ile doğdu.
Burjuvazi böylece bir taşla iki kuş vurmuş oluyordu. Bir yanda sırtını kiliseye yaslayarak yönetebilme ayrıcalığını ve meşruiyetini göksel olana dayandıran aristokrasiden egemenliği alabilmek için egemenliğin kaynağını ve kullanım hakkını dünyevileştiriyor ve ideolojik mücadelede güçlü bir silaha erişiyor hem de feodalizmin parçalanmış dünyasında sömürebileceği daha geniş bir toprak parçasına kavuşuyordu. Bu eğilim birinci savaş sırasında hakim hegemon güç olma yolunda emin adımlarla ilerleyen ABD başkanı Wilson'un elinde geç kaldıkları paylaşım savaşında diğer emperyalist ülkeleri bir zayıflatma taktiği haline gelirken aynı ilkeyi Lenin yeni bir okumayla devrim stratejisinin yeni girdisi haline getiriyordu.
Lenin savaş sırasındaki yazılarında her ulusal mücadeleye koşulsuz destek verilemeyeceğini, ancak ilerici bir içeriğe sahip olanlar ile emperyalist ilişkilere darbe vuranların destekleneceğini söylüyordu. Ama yine de uluslara dayanan bir enternasyonalizm kavrayışına sahip olduğu için ulusal gelişimin önündeki engellerin kaldırılmasına inanıyordu. Kendi kaderini tayin hakkını yine koşulsuz biçimde ulusal öznelere bırakıyordu. Ulusal aşama her birimin geçmesi gereken zorunlu bir aşama haline böyle getirildi. Ulus devletlerin sayısı geometrik olarak arttı, fakat bu defa bağımsızlığını elde eden her ulusun içinde yeni ulusal sorunlar ortaya çıktı.
Her ulusun bir devlete sahip olması ulusculuk teorilerinde artışa neden oldu. Önce dil, toprak, pazar birliği gibi maddi kriterler aranırken bu ölçülerin tarih içinde verili ve sabit olmadığı anlaşılmaya, ulusun dinin yarattığı cemaatin seküler formu olduğu ve dinin kamusal hayattaki etkisinin azalmasının ulusçulukla ikame edildiği gibi görüşler yaygınlaşmaya ve en sonunda ulusun bir hayali inşa, kurgu olduğu ve kadim zamanlardan gelen değişmeyen bir tözünün olmadığı sonucuna ulaşıldı. Halbuki bu görüşlerin, teorilerin ve milliyetçilikler ile ulus üzerine yapılan çalışmaların ulusu bir zihni çerçeve sayan birisi için hiçbir önemi olmayacaktır. Onun için ulusu kadim tarihten bu yana hep var olmuş ve var olmaya da devam edecek bir tözdür.
Her bir ulus devletin bizi içine hapsettiği ve her bir ulus devlet hayali ile yaşayan milliyetçiliklerinde esiri olduğu olgu asla tözsel bir içeriğe sahip olmayıp, değişmez ve ebedi değildir. Tarihsel bir olgu olarak doğmuş ve tarihsel süreç içinde sürekli kılık değiştirmiş ve tarihsel koşulları oluştuğunda da ortadan kaybolacak ve yerini başka yaşama formlarına bırakacaktır. Ama bu düşünüş içindeki her bir milliyetçi için tarih bir milliyetler mücadelesinden ibaret olup kendi milliyeti ve bunun sonucu var ise devleti daima haklı ve doğrudur. Bu nedenle Kürt ve Türk milliyetçiliği mensupları için tarihsel sosyolojiye kıymet vermeme normal olduğu gibi Kürt-Türk ilişlilerini skorcu ve faydacı bir zaviyeden okumakta son derece olağandır.