Türkiye'nin hakim sınıfları ittifaktan ayrılmayı hiç akıllarına getirmedi. Nato'yu kendileri açısından en güvenceli yer olarak gördüler. Darbe dinamikleri farklı dahi olsa darbecilerin bağlılık bildirdikleri ilk yer Nato oldu. Çünkü Türk Genelkurmayı'ndaki bir kurmay subayın Nato tedrisatından geçmeden ordu içinde yükselebilmesi neredeyse imkansızdı. Türkiye Fransa'nın cesaret ettiğine cesaret edemediği gibi 12 Eylül paşalarının ilk yaptığı icraat Nato'dan çıkan Yunanistan'ın Nato'ya yeniden dönüşüne vize vermek olmuştu.
Soğuk savaş sonrasında ittifak bir bocalama dönemine girdiğinde Türkiye abartılı ve gerçeklikten oldukça uzak bir güç projeksiyonuna yönelmişti. Tıpkı şimdilerde olduğu gibi 90'larda da Adriyatik'ten Çin Seddine uzanan bir Türk Yüzyılı'ndan bahsediliyor, Türkiye Türk dünyasının liderliğine soyunuyordu. Bu projeksiyon tek başına Türkiye'ye ait olmayıp geri planında bir Amerikan aklı vardı. Sovyet etkisinin azaldığı Orta Asya ve Kafkaslar'da Türkiye'nin bu coğrafyalarla kültürel yakınlığı avantaja dönüştürülebilir hesapları yapılıyordu. 12 Eylül ile birlikte özgüveni artan ve sermaye birikimi belli bir eşiği aşan Türk sermayesinin pazar ihtiyaçlarından kuşkusuz bağımsız değildi gelişmeler.
Ancak 90'lı yılların getirdiği siyasal istikrarsızlıklar ile içerideki düşük yoğunluklu savaş bu projeksiyonu akamete uğratacak ve en son Azarbaycan'daki darbe girişimi ile herşey altüst olacaktı. Türkiye bu yerlere sadece inşaat ve taaahhüt işleri ile girebilmiş, beklenen kültürel yakınlık istenilen sonuçları doğuramamıştı. Bu dönemde stratejik özerklik adına pek birşey elde edilememişti. Ama Türkiye Nato'nun doğuya doğru genişlemesine hiç itiraz etmemiş, Yugoslavya'nın parçalanması sırasında ittifakın kendine yüklediği misyonları eksiksiz yerine getirmişti. Bosna-Hersek ve Kosova'daki operasyonlara destek vermiş ve birlikler gönderilmişti.
Sovyetlerin dağılması yukarıda da söz ettiğimiz gibi başta Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu olmak üzere Türkiye'nin iştahını kabartmıştı. Bu coğrafyaların tamamı yüzyıllarca Osmanlı hakimiyetinde kalmıştı. Kemalizmin minimalist, ama gerçekçi 'yurtta sulh, cihanda sulh' düsturu hakim sınıflar tarafından daraltıcı bulunuyor, yeni dönemin imkanları Türkiye'yi bir bölgesel güce, alt-emperyalist bir role soyundurmak isteyenleri heveslendiriyordu. Hakim sınıflar bu konuda ikiye bölünmüştü. Yerleşik sermaye AB hedefine kilitlenirken turizm, inşaat ve tekstil sektörüne ağırlık veren sermaye örtülü bir Osmanlıcı vizyona sahipti. 90'lı yıllar boyunca hakim sınıflar arasındaki bu vizyon farklılaşması çözülemeyecekti. Osmanlıcılar için ellerindeki en önemli güç unsurlarından birisi Ordu'ydu.
Türk ordusunun Türkiye'nin elindeki en kıymetli varlık olduğunu söyleyenlerden biri ünlü finans spekülatörü Soros'du. Soros aslında hakim sınıflardan bir bölüğünün aklından geçenlere tercüman olmuştu. Türkiye yetersiz sermaye birikimine, dışa bağımlılığına rağmen kaynaklarının ve bütçesinin büyük bölümünü savunmaya ayırıyordu. Türkiye'nin hakim sınıfları için bu bir tercih değil bir zorunluluktu. Soğuk savaş sonrasında güvenlik risklerinin azalmasını ve küreselleşmenin yaydığı iyimserliği fırsat bilen Avrupa'lı ittifak üyeleri savunma harcamalarında ciddi kısıtlamalara gitmişlerdi. Ama Türkiye hakim sınıflarının yönetsel alışkanlıkları ve tercihleri sonucunda büyük ve pahalı bir orduyu tercihe devam etmişti. Devlet yapısının despotik, militarist ve baskıcı karakterinin doğal sonucuydu bu.
Burjuvazi baskıcı devlet aygıtını dönüştürememiş, rasyonel ve işlevsel bir bürokratik dönüşümü başaramamış, hantal ve pahalı bir devlete mecbur kalmıştı. Devlette değişimden anladıkları tek şey devletin sosyal fonksiyonlarından arındırılması ve ekonomiye müdahale kapasitesinin tasfiyesiydi. Gerçi küreseleşme çağının genel trendi de bundan farksızdı. Devletin küçültülmesinden hakim sınıfların anladığı şey pahalı devlete son vermek değil devletin baskıcı yönünü daha da sivriltmek ve militer yapısını daha geliştirmekti.