Nato Zirvesinin Ardından (11)

Hacı Hüseyin Kılınç

Bir önceki yazıda Soros'un Türkiye'nin en değerli varlığının ordusu olduğu sözü üzerinde durmuştuk. Dünyanın kapitalizmin yapısal krizleri nedeniyle yeniden paylaşım savaşlarınının gündeme girdiği bir dönemde barış ideası soyut bir temenniden öteye gidemiyor ve ülkeler güvenliği önplana alan yeni bir sürecin içine giriyor. Ülkeler hızla bu sürece adapte olmaya çalışıyor. BM gibi uluslararası kurumlar hızla işlevsizleşirken AB gibi yapılar yeni güvenlik iklimine nasıl uyum sağlayacaklarını düşünüyor.

Türkiye'nin etrafındaki tehditler çoğalıyor, savaş riskleri artıyor. 2022 yılında başlayan Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş hızını kesmeden devam ediyor. Kafkaslarda Azarbaycan ile Ermenistan arasında yaşanılan savaş kısa sürmüş olsa da bölgeye istikrarın geldiğinden söz edebilmek mümkün değil. Esat rejiminin devrilmesinden sonra iktidara getirilen cihatçı-selefi güçlere ikiyüzlü bir biçimde uluslararası muhataplık tanınmış olsa da gelişmelerin ne yöne evrileceği konusundaki muamma devam ediyor. İran ile ABD-İsrail arasındaki savaş nihai ateşkese ulaşamadan sürekli yeniden başlıyor.

Güçlerini Pasifiğe kaydırmak isteyen ABD ile Çin arasındaki ilişkilerin nasıl devam edeceği bilinmiyor. Uzun süre bölgesel ve küresel güçlerin vekil güçleri ile sürdürdükleri savaş, vekil güçler arasındaki savaş olmaktan çıkıyor tarafların doğrudan karşı karşıya geldiği bir savaşa dönüşüyor. Etrafı ateş çemberi ile çevrilen Türkiye'nin jeopolitiğin yeniden döndüğü, uluslararası ilişkilerde barışçı söylemlerin yerini savaş tamtamlarına bıraktığı bir dönemde güçlü bir ordusunun olmasından daha tabii birşey olamaz. Ama güçlü ordu sadece hasımlarına caydırıcılık duygusu verdiği taktirde anlamlıdır.

Türkiye'yi yönetenlerin sadece caydırıcılık peşinde koşmadıkları, ellerindeki gücü bir bölgesel güce dönüştürmek istedikleri ve uluslararası sistemin içine girdiği türbülansında kendilerine bu fırsatı verdiği yönünde güçlü kanaatleri var. Bir yurtseverin ülkesinin güçsüzlüğünü ve pısırıklığın savunması elbette düşünülemez. Ama ülke kaynaklarının üçte birinin yoksulluk içinde perişan olan halk sınıflarından esirgenirken savunmaya ayrılmasına koşulsuz destek vermesi de doğru değildir. Ülkenin her konuda kendine yeterliliğini savunmak nasıl bir yurtseverlik ödeviyse, seçici bir biçimde kaynakların askeri sanayiye aktarılmasına itiraz etmekte aynı ödevin bir parçasıdır.

Türkiye'nin küresel itibarı, uluslararası sistem içindeki etkinliği yalnızca ihraç ettiği güvenliğe indirgenemez. Bugün ülkeyi yönetenler ülkenin tüm kapasitesini bu alana sıkıştırmıştır. Soros'un sözü birkez daha teyit edilme aşamasına gelmiştir. Türkiye bugün uluslararası alana çıkardığı markaları ile üniversitelerinin bilimsel üretim ve eğitim alanındaki sıralaması ile yeni teknolojiler konusundaki inovasyon yeteneği ile demokrasisinin kalitesi ile hukuki güvenilirlik konusunda muhataplarında yarattığı saygınlık ile değil sadece güvenlik pazarında sunacağı hizmetler ile övünmektedir.

Türkiye AB ile demokrasisinin kalitesi üzerinden üyelik sürecini konuşmak yerine göçmenleri, yabancıları nasıl ülke topraklarında tutacağı ve AB'yi bu konuda nasıl rahatlatacağı üzerinden pazarlık yapmakta ve bunun karşılığında içerideki hak ve hukuk ihlalleri karşısında sessizlik ve kayıtsızlık istemektedir. ABD'nin ilgisini Pasifiğe kaydırmasını bir fırsata çevirerek Avrupa ile ilişkilerinde sağlayacağı güvenlik ihtiyaçları karşısında dokunulmazlık ve Avrupa güvenlik sisteminin bir parçası olmayı talep etmektedir. Türkiye'yi yönetenlerin elinde ihraç metaı olarak ordusunun gücü ile sağlayacağı güvenlik kalmıştır. Üstelik birde tüm bunlar stratejik özerklik adı altında pazarlanmaktadır.