Nato Zirvesinin Ardından (12)

Hacı Hüseyin Kılınç

Artık yazı dizisinin sonuna geldik. Nato 3.00 olarak adlandırılan sürecin ne menem birşey olduğunu anlatmaya çalıştık. Yazı dizisine başlarken işin zorluğunun farkındaydık. Sosyal medya çağında, dikkatlerin herhangi birşeye odaklanamadığı bir dönemde derdimiz ittifakın serencamı üzerinden küresel jeopolitiği ve 'Türkiye yüzyılı'nı anlamaya çalışmaktı. Savaşların eksilmediği ve bir türlü sona erme eğilimi göstermediği bir dönemde savaşların ne uğruna çıktığını anlamadan savaşları sona erdirmek ve kalıcı bir barışa ulaşmak mümkün olmayacak.

Nato barışın güvencesi olmak bir yana savaşların kaynağında olan bir ittifak. Ve ana gayesi küresel kapitalizmi korumak ve batı ittifakının çıkarlarını kollamak. Kapitalizme ve batı ittifakına yönelik tehditlerin doğası değiştikçe ittifak kendini yeniledi ve buna uyum sağladı. İttifak transatlantik bir ittifak olarak doğsa ve ana stratejisini Atlantiğin her iki yanındaki ABD ve Kanada ile Avrupa'nın güvenliğine hasretmiş olsa bile Nato 3.00 olarak adlandırılan yeni konsept neredeyse tüm dünyayı menziline alıyor. İttifak menzilini dostluk grubu adı altında bölgesel bağlar kurarak genişletiyor.

Pasifikte Çin'i çevrelemek için Japonya, Avustralya ve Endonezya ile kurulan bağlar Afrika'ya geldiğinde Mısır'ı, Fas, Tunus ve Cezayir ile Somali gibi ülkeleri içine alarak genişliyor. Kafkaslarda ise Ermenistan'ın Rusya ile bağlarını tümüyle koparmak, Gürcistan ve Azerbaycan'ı ittifaka yaklaştırmak ana stratejinin birer parçası. İttifak sürekli bir biçimde asıl patronu ABD'nin stratejik hedeflerine gecikerek de olsa yanıtlar üretmeye çalışıyor. Ankara Zirvesi'ndeki kapanış bildirgesi bunu net biçimde ortaya koyuyordu.

Trump bu zirvede ittifak ortaklarına bütün istediklerini kabul ettirerek ayrıldı. Üyeler bütçelerinin %5'ini savunmaya ve yenilenmeye ayırmayı bir kez daha teyit etti. Kanada ve Avrupa'nın ilave 139 milyar dolarlık katkısından sitayişle bahsedildi. Savunma sanayi için ise üyeler arasındaki bütün kısıtlamaların tedrici olarak kaldırılması ile 50 milyarlık dolarlık bir tedarikin altı çizildi. Ukrayna savaşının tüm yükü Avrupalı üyelere bırakılırken Ukrayna'ya 70 milyar dolarlık bir silah tedarikinin kararı alındı. Böylece Trump'ın Ukrayna'yı yalnız bırakma kararının sadece bir blöf olduğu anlaşıldı. Ukrayna'nın değerli minarelletine çökecek olan Trump savaşın faturasını da Avrupalı üyelere çıkardı.

Böylece külfet paylaşımı konusunda da Trump hedeflerine ulaşmış oldu. Avrupa kendi güvenliğini kendi sağlayacak ve Madrid zirvesinde öncelikli tehdit sayılan Rusya ile de yaşanacak riskleri üstlenecekti. Bu sayede ABD ilgisini Pasifik'e ve Çin'e yöneltecekti. Avrupa silahlanırken, bütçesini silahlanmaya ayırırken elbette silah pazarından aslan payını ABD alacaktı. Türkiye'de yıllık 10 milyar dolara varan silah ihracatı ile pastadan alacağı payı hesap ediyor. Bir yandan da güvenlik satarak Avrupa'nın ABD'den bağımsız kurmaya çalıştığı ağın içinde yer almak istiyor.

Bildirgenin en dikkat çekici ve yaptığımız analizleri doğrulayan yanı ittifakın İran ile ilgili kararları. Bildirge İran'ın asla nükleer silaha sahip olamayacağını söylerken Hürmüz boğazının kapatılmasına da izin verilmeyeceğini belirtiyor. Tedarik zincirlerinin aksamaması için açılması elzem olan Hürmüz ile ilgili karar ittifakın asıl gayesinin küresel kapitalizmin çıkarları olduğu gerçeğini teyit ediyor. İran'ın nükleer silah sahibi olamaması ise yalnızca İsrail'i koruma hassasiyetiyle ilgili olmayıp İran gibi medeniyet birikimine sahip bir ülkenin uluslararası arenada nükleer silaha da sahip olarak bir tür dokunulmazlık elde etmesinden duyulan endişeyi yansıtıyor. Her bir gelişmenin insanlığın geleceğini tayin edeceği bir çağda küresel kapitalizmin ve onun jeopolitik aktörü ittifakın durumuna bu kadar mesai ayırmak fuzuli bir iş mi?