Ankara'da gerçekleşen zirvenin önündeki sorunları bir önceki yazıda kabaca özetlemeye çalışmıştık. Bir yanda itifakın doğu kanadının öncelikleri vardı. Bu öncelikler Rus tehdidini ve olası yayılımını öne çıkartıyordu. Ukrayna Savaşı Rus tehdidini depreştirmiş ve ittifakın doğu kanadında bulunan Polanya, Baltık Ülkeleri ve Romanya'yı teyakkuza geçirmişti. Soğuk savaş sonrasında gündemden düşen konvansiyonel savaş riski yeniden gündeme girmişti. İttifakın bu kanadındaki ülkeler için öncelik Rus tehdidiydi.
Güneyindeki ülkeler için tehdit yakın coğrafyalardan geliyordu. Bunlar ittifak jargonuyla konuşacak olursak terörizm, düzensiz göç ve yakın çevredeki savaş riskleriydi. İttifakın güney kanadındaki ve Akdeniz kuşağındaki ülkeler için öncelikli riskler bunlardı. İttifakın garantörü rolündeki ABD için öncelik stratejik ilgisini pasifiğe ve Çin'e kaydırırken o güne kadar üzerine aldığı yüklerin önemli bir bölümünü ortaklara, ama özellikle Avrupa'nın güvenliğini buradaki müttefiklerine devretmekti. Kısaca ABD hem artık Avrupa'nın askeri sorumluluğunu tek başına üstelenmek istemiyordu hem de mali sorumlulukları üzerinden atmak ve külfeti paylaştırmak istiyordu.
Rusya-Ukrayna savaşı ile güvenlik paranoyası pik yapan Avrupa tüm bu gelişmelere hazırlıksız yakalanmıştı. Başlangıçta Trump'ın Putin ile anlaşma ve Rusya ile yakınlaşma ihtimali kaygıları arttırmıştı. İktisaden önemli bir güç olmayı başaran AB bu başarısını siyasi birliğe aktaramamış, askeri açıdan ise kendimi tümüyle ABD'ye bağımlı hale getirmişti. Kıtanın güvenliği ABD nükleer şemsiyesine bağımlı hale gelmişti. Bu arada İran ile ABD-İsrail arasında başlayan savaş, savaş konseptini bütünüyle değiştirmişti. Dünyanın süper gücü ile bölgesel güç arasındaki savaş bir konvansiyonel savaş gibi gözükse de yalnızca bunlardan ibaret değildi.
Klasik savaş hava, deniz ve kara orduları arasındaki bir savaştı. Konvansiyonel savaş askeri çerçevede kalmakla birlikte yeni girdiler ihtiva ediyordu. Ama İran ile ABD-İsrail arasındaki savaş, savaşın o güne kadar yapılmış tanımını köklü bir biçimde değiştiren yeni unsurları barındırıyordu. Savaş artık ülkelerin tüm unsurları ile içine dahil olduğu bir mahiyet kazanmıştı. Eğer sanayi altyapınız, enerji girdileriniz, siber uzay kabiliyetleriniz, yapay zekayı kullanma becerileriniz, savunma sanayiniz, mühimmat tedarik etmedeki hızınız ve elektronik istihbaratınız güçlü değil ise ve elinizdeki stratejik kozlarınızı zamanında kullanamıyorsanız savaşta denge sağlayabilmeniz mümkün değildi.
İran, ABD ile İsrail'in teknik gücü karşısında büyük kayıplar vermesine karşılık elindeki imkanları stratejik biçimde kullanabilmesi sayesinde ayakta kalmayı başarabilmişti. İran'ın Hürmüzü kapatması tedarik zincirlerinin işleyişini felç etmiş ve birbirine bağımlı hale gelmiş ekonomileri büyük bir krizle başbaşa bırakmıştı. Yine küresel sermaye zincirinin en önemli halkalarından Körfez ülkelerine yaptığı saldırılar benzer etkiler doğurmuş ve ABD'yi ortaklarından gelen sinyallere kulak vermeye zorlamıştı. Savunma sanayi, mühimmat temini, tedarik zincirlerinin aksamaması, enerji rezervleriniz kısaca stratejik özerkliğiniz savaş karşısındaki en önemli kabiliyetiniz olarak sivriliyordu.
Güvenlik ihtiyaçlarını ABD'ye emanet etmiş, savunma harcamalarını mimimumda tutmış, uzun bir süredir konvansiyonel savaş deneyiminden uzak kalmış Avrupa için zorlu sınamalardı bu anlattıklarımız. Ve bir anda çaresini üretebilmekte zordu. Savunma harcamalarını önce %3'e 2030 yılında %5'e çıkarmakla aşılabilecek sorunlar değildi. Savunma sanayini ittifakla uyumlu hale getirmek, orduları yeni savaş konseptine hazırlamak ve olası bir konvansiyonel savaşa hazırlık yapmak Avrupa'nın unuttuğu ve belleğinden sildiği hatıralardı. Tüm bu gelişmeler sınıf mücadelesinin en zengin olduğu bir yer olan Avrupa'da anti militarist gündemi öne çıkaracak, bütçedeki her kısıntı tartışmaları ateşleyecek ve sınıf mücadelelerini sertleştirecekti.