Çocukluğumdan bu yana tarihe ve tarihçiliğe ilgim hiç eksilmedi, halâ devam ediyor.
Bu ilginin doğal sonucu olarak Türkiye’de okumalar yapıyorsanız İlber Ortaylı Hocayla da karşılaşıyorsunuz, ben de karşılaştım.
Kitaplarını okumaya başladım, televizyona çıkınca dinlemeye, gazetelerde yazınca takip etmeye devam ettim. Bilgisi ve derinliği kadar, edasıyla da insanı etkiliyordu.
Evlenince, erkek çocuğum olunca, adını İlber koymaya karar verdim. Birinci çocuğum kız oldu, artık ikincisini bekledik.
İkinci çocuğum da kız olunca içimde uhde olarak İlber ismi kaldı.
Bu süre içerisinde ben okumalarımı artırdım, tarihçiliğe ilgim arttı, tarihçiliğe ilgim arttıkça yeni isimler tanıdım.
Sina Akşin, Taner Timur, Mahmut Goloğlu, Ahmet Demirel, Mete Tunçay, Fahir Armaoğlu…
Tam bu sırada İlber hoca, kapasitesinin gereği olan büyük tarihçi olma yolunda ilerlemesi gerekirken, popüler olmayı seçerek potansiyelini terk etti.
Hocamız artık komedyenlerin skeçlerinde geçen bir unsur, taklit yapanların tercih ettiği bir figür oldu. Ata Demirer’in İlber Hoca taklidi, hocanın tarihçiliğinin önüne geçti.
O kadar yanlışlar yaptı ki, Hakan Erdem hocamız İlber Ortaylı’yı merkeze alan “Tarihlenk” diye bir kitap yazmak zorunda kaldı. İlber hocayı özensiz tarihçilik yapmakla suçladı, delillerini sunarak.
Tabi ki ilgili kitabı vesile kılarak, İlber Hoca gibi bir insanı tamamen haritadan silmemizi gerekli kılmaz.
Bu sırada, 2010 yılında oğlum dünyaya geldi. Çocuğun ismi ne olacak diye eşim sordu, hemen cevap verdim, İlber olmayacak.
Benim değişimim ve gelişimim kadar, İlber Hoca’nın başka istikamette seyretmesi, kabiliyetinin ve potansiyelinin gereğini yapmaması beni kızdırmıştı.
Kütüphanesini Cumhurbaşkanlığına bağışladığı gün eyvah dedim, hoca fildişi kulesini terk ederek yollara revan olmaya karar vermişti.
Kütüphanesini terk etmesiyle beraber, popüler kültürün içinde kendi derinliğini de kaybetti.
“Bize” yaklaştıkça tarihçilikten uzaklaştı.
Zekası, potansiyeli ve kabiliyetini yok sayarak, belediye etkinliklerinde her geçen gün “bize” daha çok benzedi.
Keşke fildişi kulesinde kalsaydı.
Entellektüel ukalalık ona çok yakışıyordu, İlber hoca da kibir bile fiyakalı duruyordu.
Ama onun tercihi “bizim” aramıza karışmak oldu.
Keşke karışmasaydı.
Ruhu şadolsun.