Parya ile Parvenu Arasında

Hacı Hüseyin Kılınç

Hannah Arendt Yahudiliğini Weimar’ın son yıllarına doğru keşfedecekti. Keşfetmekle de kalmayacak Siyonizm’e sempati duymaya başlayacaktı. Almanya’daki Yahudi aydınlarının çoğunluğu Nazi tehlikesi karşısında tam bir aymazlık içerisindeydi. Gelişkin Alman kültürünün böylesi bir barbarlığa izin vermeyeceğine inanıyorlardı. Hâlbuki modern ırkçılık dediğimiz biyolojik ırkçılığın doğumuyla birlikte Yahudilik sırf Sami olmasından dolayı hedef haline getirilecekti. Saf ırk hayali kuran ve bunun ancak, katışıksız olarak atalardan devralınan kanın kirlenmemişliği ile mümkün olduğuna inanan ırkçılar açısından en büyük tehlike Yahudilerin varlığıydı. Germen ırkının saflığını, temizliğini ‘kirletecek’ her şey onlarda mevcuttu. Kitabın dayanıklılığı nedeniyle yüzyıllarca korumasını bildikleri topluluk bilinci, ağırlıklı olarak getto yaşamını tercih etmeleri ve yüzyıl sonuna doğru ‘saray Yahudili’ğinden tam da emperyalizm aşamasında bankerliğe geçiş yapmaları tüm finansal kırılganlıklarında başlıca sorumlusu olarak suçlanmalarına neden oluyordu. Kapitalizmin kaçınamadığı devrevi krizlerinin başlıca sorumlusuydular.

1929 yılı kapitalizmin tarihindeki en büyük krizlerden birine tanıklık etti. 29 krizi resmi olarak serbest kapitalizm çağının sonunu ilan etti. Krizin en fazla etkilediği yerlerden biri Almanya oldu. Birinci savaşın etkilerinden daha yeni kurtulmayı başaran ülke şimdi daha büyük bir kriz sarmalının içine doğru çekiliyordu. Versailles’ın yarattığı öfke daha soğumadan bunun üzerine kapitalizmin yarattığı buhranın etkileri ekleniyordu. 20’li yılları Heidegger’in felsefede yaptığı devrimi hayranlıkla takip ederek geçiren Arendt Alman aydınlarının pek çoğu gibi sınırda bir hayat yaşıyordu. Üniversite kadrosuna geçmenin güçlükleri düşünüldüğünde hayat onu da zorluyordu. Hitler’in yükselişini herkesten önce fark etti. En kapsamlı biyografisini yazan Elisabeth Young-Bruehl’e göre ‘ çok az insan Arendt’in Hitler’in 1929 yılında banker Alfred Hugenberg’den destek almasıyla iktidara giden yolun açıldığı yönündeki görüşüne inanıyordu.’ 1930 yılında yapılan seçimlerde Naziler 107 sandalye kazanmışlardı. Sosyal demokratlardan sadece 36 sandalye eksiktiler. Arendt için bu Benjamin’in tarih tezlerinde belirttiği ‘yangın alarmı’ sirenlerinin çalması demekti. Yahudiler için hayat kaçınılmaz olarak zorlaşacaktı. Arendt için ise artık Almanya’da yaşama imkânlarının tamamen tükenmesi demekti.

Üniversitede yer bulamayan Arendt hayatını gazetecilik yaparak kazanıyordu. Gazetecilik olana bitene kulak kabartmak, günceli takip etmek sorumluluğunu getiriyordu. Heidegger’in bir şakirdinin, düşüncenin ancak koyu bir yalnızlık içinde yapılabileceğine inanmış birisinin, düşüncenin güncellikten kaçınarak hakkının verilebileceğine inanan genç bir filozof adayı için durum aslında zorlayıcıydı. Arendt gazeteciliğe ısındığı oranda Yahudiliğini keşfetti. Yahudiliğini benimsediği anda da Siyonizm’e doğru yelken açmaya başladı. Arendt’in okuma tercihleri de değişmeye başlamıştı. Augustinius’un itiraf’larında aşkı sorunsallaştıran bir yerden artık Marx ve Trostkiy’de okuyan bir yere gelmişti. Aynı şey hayranı olduğu Benjamin için de söz konusu olacak o da komünist sevgilisinin ve özellikle Brecht’in etkisiyle Marksizm’e ilgi duymaya başlayacaktı. Arendt’in Siyonizm’e yönelmesinde yakın dostu Kurt Blumenfeld’in büyük etkisi vardı. Blumenfeld Arendt’ten, 1933 yılı yazında Prag’da yapılacak 18.Siyonist Kongre’si için Alman basınını taramasını ve anti-semit malzemeyi arşivleyen bir çalışma yapmasını istemişti. Daha Prusya Devlet Kütüphanesi’ne girme şansına sahip olan Arendt malzeme üzerine çalıştıkça anti-semitizmin ulaştığı boyutları görecek ve hızla siyasi militanlığa geçiş yapacaktı.

Arendt’in siyaset felsefesinin temel kavramlarından biri olan ‘siyasetin en yüce insan etkinliklerinden biri olduğu inancı’ bu yıllarda mayalanacaktı. Arendt siyasi militanlığa solculuk üzerinden değil Yahudilik üzerinden bir geçiş yapmıştı. Gestapo tarafından tanınmayan biri olarak Arendt bu dönemde Almanya’dan ayrılacak olanları evinde barındırdığı gibi kuryelik de yaptı. Yahudilik üzerine ilk çalışmalarını da yine bu dönemde gerçekleştirmeye başladı. Arendt’in bir Yahudi olarak benliğini bulmasında 19.yüzyılda yaşamış ve evinin çatı katını Almanya’nın o dönemdeki tüm aydınlarının toplandığı entelektüel bir salon haline getirmiş Rahel Varnhagen’in büyük etkisi oldu. Bir tesadüf sonucunda Rahel’in eşinin özenle seçip ayırdığı mektupları eline geçmişti. Prusya Devlet Kütüphanesi’nde çalışırken diğer yazışmalara da ulaştı. Arendt, ancak ellilerin başında yayınlayabileceği kitabının büyük bölümünü bu dönemde kaleme aldı. Rahel üzerine biyografi sayılması zor bu kitabın dışında 40’lı yıllarda ‘Totalitarizmin Kaynakları’nın ‘Anti-Semitizm’ başlıklı cildi üzerinde çalışırken de durdu. Bu yazı ile aynı başlığı taşıyan bölümü Rahel Varnhagen’e ayırdı tekrar.

Arendt Yahudilerin ‘ … Batı Avrupa halklarının sadece komşusu olarak değil, tam da bu halkların ortasında yaşadıkları yüz elli yıl boyunca her zaman toplumsal saadetlerinin bedelini, siyasi sefaletle, siyasi başarılarının bedelini de toplumsal hakaretle ödemek zorunda kaldıklarını’ söyleyecekti. Yahudi birinin asimilasyonu, ancak genel kitle içerisinden sivrilip aykırı biri olmayı göze almasıyla mümkün olabiliyordu. Toplumsal sınıflardan hiç birisi Yahudilerin tam eşitliğini kabullenemiyordu. Aydın zümreler bile ancak aykırı Yahudileri kendi içine alıyordu. Bir Yahudi’yi bekleyen şey ‘ Yahudi olmak, ama yine de olmamak’ arasındaki belirsizlikti. Yahudi kendi kimliğinde ısrar ettiği müddetçe bir parya sayılacak başka türlü kabullenilmeyecekti. Kabul edilmesi ve Hegelci anlamda ‘tanınabilmesi’ için bir ‘parvenu’ yani bir sonradan görme, yeni zengin olması gerekliydi. Arendt için hem Varnhagen hem de Benjamin Disraeli bunun somut örnekleriydi. Varnhagen ancak ömrünün sonunda Yahudiliğini reddederek yaşamanın imkânsız olduğunu itiraf edecekti. Şöyle diyordu ’ tüm yaşamım boyunca bana en utanç verici görünen şey, hayatımın sefaleti ve şanssızlığı, Yahudi bir kadın olarak doğmuş olmaktı. Şimdi hiçbir şartta onsuz yaşamayı dilemem.’

Varnhagen üç evlilik yapmıştı ve bu evlilikleri sayesinde Berlin’li soylular ve entelektüellerle içli dışlı olmuştu. Eşinin konumu ve onun meraklı kişiliği sayesinde Berlin’deki evleri cemiyetin bilgiye düşkün kişilerinin uğrak yeri haline gelmişti. Kendisi bir Goethe hayranıydı. 1806 yılından sonra Napolyon reformlarının etkisi ile evi tüm aydınlar için bir cazibe merkezi haline gelmişti. Humbold, Sclegel, Scleirmacher, Brentano evden gelip geçen bazı isimlerdi. Varnhagen’ de tıpkı Disraeli gibi vaftiz edilerek soyluların arasına karışabilme imtiyazına sahip olabildi. Karl August von Varnhagen Ense ile evlenebilmek için vaftiz olmayı kabullenmişti. Rahel’in yüksek sınıftan diplomat ve prensler ile aşk maceraları oldu. Evine girip çıkanlar bir Yahudi olduğunu bildikleri için Rahel’i küçümsemeden duramıyorlardı. Ünlü Humbold eşine yazdığı mektupta ‘dudum ki… Varnhagen kendine karı olarak o küçük Levy’yi almış. Kadın artık sonunda bir Ekselans ve Büyükelçi eşi olacak. Bu Yahudilerin yapamayacağı şey yok’ diyecekti. Bir paryanın evlilik yoluyla da olsa soylu olabilmesinin koşulları yoktu. Çünkü soyluluk ancak doğuştan edinilebilirdi. Tıpkı soyluluk gibi paryalık da doğuştandı. Yapışkan bir şey vardı onda, kolaylıkla çıkmayan, kurtulunamayan. Disraeli’nin taktiklerine ise belki sonra değinme fırsatı bulabiliriz.