Bu konular da hep beni mi bulur, yoksa toplum mu duyarsızlaştı? Eskiden farklı mıydı ki diyeceksiniz. Yoo, eskiden de böyleydi, belki daha da kötüydü ama uygarlık ilerlerken, dünya değişirken biz aynı yerde patinaj yapıyorsak oturup bir parça düşünmeliyiz. Şöyle bir söz boşuna dillere pelesenk olmamıştır: “Eller aya, biz yaya.”
Kendimi bildim bileli Atatürk’ün hedef olarak gösterdiği şu sözü duyarım: “Hedefimiz, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ve onu geçmektir.” Hep bu düşün peşinde koştuk. Türkiye Cumhuriyeti yüz yaşını devirdi ama hedef hâlâ yerinde duruyor. Bırakın çağdaş uygarlık düzeyini geçmeyi, yakalayamadık bile. Elin oğlu bizden sonra bir dünya savaşı daha yaşadı, ülkesi yerle bir olsa da yeniden silkinip kalkındı. Halkı refah içerisinde. Benim ülkem ise bir türlü kurtulamadı yokluktan, yoksulluktan.
Geçen haftaki “Devletin Malı Deniz…” başlıklı yazımda öykülü eleştiri yazmayı sevdiğimi söylemiştim. Buyurun size öykülü bir eleştiri daha:
Geçen pazar kahvaltımız biraz keyifli olsun diye hiç üşenmeden beş altı yüz metre uzaklıktaki pide fırınının yolunu tuttum. Sabah sporu olsun diye yürüyerek gittim. Saat on civarı ama fırının önünde kuyruk var. Hafta sonu kahvaltılarını bizim gibi pideyle yapmak isteyenler az değilmiş meğer. Çaresiz girdim kuyruğa. Gülü seven dikenine katlanır. Fırın çok moderndi. Elektrikle çalışan fırına arka taraftan sürülen hamur, iki üç dakika içinde fırının ön tarafından nar gibi kızarmış pide olarak çıkıyordu.
Benim -iyi mi kötü mü olduğuna karar veremediğim- çevreyi gözleme, insanları izleme gibi bir huyum var. Kuyrukta beklerken fırından ekmeğin çıkışını, çalışanların yaptıklarını, geleni geçeni sessizce izliyorum. Kısa sürede sıra bana geldi gelmesine ama rahatsız olduğum bir ayrıntı da dikkatimi çekti. Fırından ekmekleri çıkarmakla görevli adam maşa kullanıyor; ekmekleri poşete koyup müşteriye veren ve paralarla haşır neşir olan kadın ise bütün bu işleri çıplak elleriyle yapıyordu. Adam sıcak pideleri masaya yan yana diziyor, kadın da bir kâğıda sardığı ekmekleri poşetlere koyuyor ve müşteriye uzatıyordu. Arada bir elinin tersiyle terleyen alnını kuruluyor, başını kaşıyor, saçlarını düzeltiyor. Uzatılan parayı alıyor, para üstünü uzatıyor; arada bir eli saçlarına, kulağına, burnuna gidiyor ama kimsenin gıkı çıkmıyor.
Sıra bana gelmişti. Söylemeden gitmeyecektim ama yumuşak bir dil kullanacaktım. Kimseye duyurmadan kısık bir sesle ve dostça uyaracaktım. Kaldı ki ben müşteriydim. Eskiden esnafın başköşesinde asılı duran bir yazıyı anımsadım: “Müşteri velinimetimizdir.” Bu söz, işletmelerin müşterilerine büyük saygı duymasını, onları kazanç kapısı olarak görmesini ve memnuniyetlerini en üst düzeyde tutması gerektiğini vurgulayan köklü bir iş ahlakı sözüydü. Müşteri para kazandırdığı için maddi, işletmeye değer kattığı için manevi bir nimetti. Gıda işiyle uğraşan esnaf temizlik konusunda titiz davranmalı, özellikle elleri ve iş yeri temiz olmalıydı.
Ellerimiz, gün boyu çevreyle sürekli temas kuran organımız olduğu için en fazla bakteri ve virüsü üzerinde barındırır. Para da ciddi bir mikrop ve bakteri kaynağıdır. Elin kiri olarak bilinen nakit paralar, elden ele dolaşırken ter ve vücut salgıları yoluyla üzerlerinde çok sayıda mikroorganizma barındırır. Gün boyu her türlü dış etkene açık olan ellerimiz, mikrop taşıma ve bulaştırma konusunda birinci sırada yer alır.
Temizlik imandan gelir sözü de bu konuda bir farkındalık ve duyarlılık geliştirmek için söylenmiştir.
Bütün bunlar aklımdan hızla geçti. Kadını yumuşak ve kısık bir sesle uyardım:
“Çıplak elle ekmeğe, paraya dokunuyorsunuz. Eldiven kullansanız daha iyi olmaz mı?” dedim.
Kadının kısık bir sesle, “Haklısınız.” demesini bekledim. Ne kadar da safmışım! Kadının sesi benim sesimi bastırdı:
“Eldivenle rahat çalışamıyorum!”
Benim sesimin tonu da doğal olarak değişmişti:
“Ama böyle de hijyen olmuyor!”
Kadın meydan okur gibi kestirip attı:
“İstemiyorsan alma!”
Arkamdakilere baktım, kimseden bir tepki gelmemişti.
“Ekmeğini aldın, yürü git be adam! Lafı uzatma da sıra bize de gelsin!” der gibi bakıyorlardı bana. Ben de onların bakışlarındaki sessiz mesajı aldım ve çemkirip duran kadınla daha fazla muhatap olmamak için gerisin geri evin yolunu tuttum. Bırakın bu fırından bir daha ekmek almayı, mecbur kalmadıkça önünden bile geçmeyecektim.