1-Politika ahlaka indirgenemez, ama politik hegemonya için ahlaki üstünlük olmazsa olmazdır. Ne demek istiyoruz: Makyavelli'ye gelinceye kadar politika ya ilahi yasaların izdüşümüydü ya da ahlaki idealizmin bir koruyucusu. Yani kendi başına bir dinamiğe, işleyişe sahip değildi. İlk defa Ortaçağ'dan çıkışın eşiğinde Makyavelli politikayı herşeyden bağımsızlaştırdı ve kaynaklarına eğilerek onu bir yönetme sanatı olarak formülleştirdi.
2-Ahlak için en büyük yol gösterici dindir. Dinler ahlaki karmaşa ve yozlaşmayı düzenlemek için geldiler. Dinin en büyük fonksiyonu günlük hayatımızı düzenlemesi ve akli melekelerimizi fazla zorlamadan gündelik hayatı nasıl sürdüreceğimize dair önümüze basit kurallar koymasından gelir. Bunlar Bourdieu'nün habitus dediği alışkanlıklarımızla uyumlu hale gelerek yön tayinimizi kolaylaştırır. Kant'ın yaptığı en büyük devrimlerden biri ahlakı sekülerleştirmesiydi. Dinin her alandaki yetkesini sınırlamak, ama bu yetkeye nihai olarak son vermemekti yaptığı. Kant soyut, ama bir o kadarda normatif bir ahlak ilkesi üretti. İyiyi çıkardan, beklenti ve her tür dürtüden uzaklaştır ve onu sırf öyle olduğu için yap. Öyle yap ki bir yasa gücüne kavuşsun ve herkes açısından bağlayıcı olsun.
3-Kant'ın ölçüsünü hayata geçirmek çok zordu. Çıkardan bağımsız bir ahlak nasıl olabilirdi ki? Burjuvazinin yükseliş çağı başlarken ve bu çağ bencilliği özendirirken ve karşılıklılığı evrensel eşdeğer para aracılığıyla hükümran hale getirerek diğergamlığın altı oyulurken Kant'ın ahlakı, ancak saf iman sahibi birinde karşılık bulabilirdi. Saf iman sahibi imana bağlılık dışında bir ölçü kabul etmeyeceğinden Kant ahlakı dine tekrardan davetiye çıkarıyordu. Aslında mesele şöyleydi: Katoliklik dini öznellikten çıkarmış kilise gibi bir kurumun eline vermişti. Kilise İsa'nın gövdesinin kurumlaşmış bir simgesiydi. İsa'nın ilahiliği Kilise'yi de kutsuyor ve yaptığı herşeye Tanrısal bir mana yüklüyordu. Kant aslında felsefi ve ahlaki planda Protestanlığı meşrulaştırıyordu. Ahlak için kiliseye ihtiyaç kalmıyordu. Kişi neyin ahlaki olup olmadığının ölçüsünü kendi başına ayarlayabiliyordu.
4-Yani en nihayetinde dinsel ahlak dışında bir ahlak olamaz mı demeye getiriyoruz. Tam öyle değil. Eğer imanı yalnızca dinle sınırlamayıp daha geniş bir bağlama taşıyabilirsek mesele hallolacak.Çünkü iman dediğimiz bağlılık, sadakat ve vazgeçilemez eşikler demektir. Kişi neye bağlılık duyacağını, neye sadakat göstereceğini ve nelerden vazgeçemeyeceğini kendi usu ile tayin edebilir ve bunları herkese önerebileceği buyruklar haline yükseltebilir. İnanmak ile iman arasına kalın bir çizgi çekiyoruz o vakit. İnanmak, inanç sahibi olmak beraberinde iman sahibi olmayı getirmiyor. İman inanmanın ötesinde daha derin bir bağlılık ve aidiyeti gerektiriyor. İman yalnızca teslimiyet de değil. İman inandığına bilerek, isteyerek bağlanmak. Ödül ve mükafat beklentisinden arınmak.
5-Bu anlamda dindarların ahlaki çürümüşlüğü ile karşılarındaki sekülerlerin onlardan farksızlığını anlamak zor olmayacak. Dindarlık otomatik olarak kişiyi ahlaklı kılmaz. Elbette bir avantaj sağlar, çünkü kaynak uzağında değil yakınında, karmaşık değil basittir. Ama dindarlık bir habitus haline gelmiş, karşılılıklığa indirgenmiş ve ödül ve ceza ikilemine sıkışmış ise iman çekmiş gitmiştir. İmanın olmadığı yerde dindara hakim olan duygu korku ki tüm dinlerin kalabalık yığınlar açısından en bariz vasfıdır ya da ödül ve ceza olup bir başka korkuya en ezeli olan ölüm korkusuna verilmiş yanıttır.
6-Şerif Mardin Kemalizmin sekülerliği nedeniyle yüksek ahlak üretemediğini, çünkü halkın ahlaki kodlarını tanıyamadığını ve bu kodların İslamın eseri olduğunu söylemişti. Mardin İslamcıların yarattığı ahlaki çürümenin sonuçlarını tam göremeden gitti. Yaşamış olsaydı bu sözünü geri alır mıydı veya düzeltir miydi bilemiyoruz. Ama geldiğimiz yerde hiç kimsenin, hiçbir çevrenin böyke bir ahlaki üstünlük kurabilecek kapasiteye sahip olmadığını görüyoruz. Türkiye toplumu dincisi ve seküleri ile her hangi bir ahlak üretebilecek ve teklif edebilecek moral değerlere sahip görünmüyor. Çünkü ahlakta tek başına üretilmek için üretilmez. Politik bir hegemonyanın koşulları ortaya çıkmadan ahlaki üstünlüğün parlayacağı bir zemin doğamaz. Vasatlığın, tamahkarlığın ve ucuzluğun bu kadar bol olduğu yerde iman zor barınır. Bizi kendimize getirecek, imanı durağanlıktan kurtaracak bir 'olaya' ihtiyacımız var. Dindar iman sahipleri ile kendi imanlarını üretecek sekülerleri birleştirecek ve cümle imansızları karşısına alacak bir 'olay'.