Que Vadimus (4)

Hacı Hüseyin Kılınç

18-Israrla CHP içindeki mücadelenin yalnızca bir parti içi mücadeleden ibaret olmadığını söyledik. Ve bu dizinin en son yazısında bütün bu hazırlıkların Erdoğan sonrası döneme yönelik olduğunu anlatmaya çalıştık. 15 Temmuz sonrası kurulan sistem tasarımı Erdoğan'ı merkeze alıp asıl güçleri arka plana itiyordu. Bu sistemde Erdoğan çok özgül ve çok özel bir misyon üstlenmiş olsa bile gerçek güç odakları geri plandaydı. Bu sistem 15 Temmuz darbesini yapanları hızla tasfiye etmek üzerine kurguluydu. Sermaye çevreleri de oldu bitti hızlı bir yürütmeye ihtiyaç duydukları için buna destek veriyordu.

19-Bu arada dünya hızla farklı bir yere doğru savruluyordu. Liberal demokratik konsensus sona eriyordu. Yeniden devletler arasındaki güç mücadeleleri öne çıkıyordu. Yakın zamana kadar bu güç mücadeleleri uluslararası hukukun meşruluk ölçüleri gözetilerek, diplomasi masaları kurularak yapılıyor, işler çatışma boyutuna sıçradığında ise vekil güçler kullanılıyordu. Rusya'nın 2014 yılındaki Kırım ilhakına uluslararası düzen hazırlıksız yakalanıyor ve ani bir refleks üreterek karşı koyamıyordu. Ama perde birkez açılmıştı ve artık dünya savaş ve ilhaklara hazır olmalıydı.

20-Rusya-Ukrayna, İran ile ABD-İsrail arasındaki savaşlar tarihin seyrini baştan aşağıya ve bir daha geriye dönülemeyecek bir şekilde değiştirdi. Değişen sadece tarihin seyri değil. İran Savaşı o güne kadarki askeri doktrinlerinde yeniden gözden geçirilmesini gerektiriyor. Savaş büyük askeri kapasitelerin, hava savunma ve saldırı üstünlüğüne sahip güçlü ülkelerin, kendilerinden daha zayıf ülkeler karşısında kesin bir galibiyetinin mümkün olmadığını gösteriyor. Asıl değişen savaşın niteliğiydi. Yeni askeri doktrinler ortaya çıkmaya başlıyordu. İran'ın elindeki imkanları stratejik bir biçimde kullanması ve düşmanın zayıf noktalarını çok iyi tespit etmiş olması İran'ı bir askeri yenilgiden kurtardığı gibi rejiminin çöküşünü de önledi.

21-Taraflar ateşkesler yaparak, masaya tekraren dönerek bir anlaşma umudunu yaymaya çalışsalar bile aradaki sorunların kalıcılığı, stratejik önceliklerin farklılığı nihai barışı bir hayal haline getiriyor. Anlaşmaya en yakın anlarda savaş yeniden kapıyı çalıyor. Dünyanın yeni normalinin artık bu olduğunu söyleyebiliriz. Dünya savaş ve çatışmaların olağanlaştığı, barışın ise hayal olacağı bir yere gidiyor. Bu yeni durum piyasa dinamikli bir dünyadan devlet merkezli bir dünyaya geçiş demek. Devletler birkez merkeze yerleştiğinde, sorunların birkez savaş ve çatışma yoluyla çözümü gündeme geldiğinde; eski husumetler hortlayacak, güç ve paylaşım savaşları öne çıkacaktır.

22-Kapitalist devlet sermaye sınıfından bağımsız olmadığı gibi yalnızca onun komisyonculuğuna, taşeronluğuna da indirgenemez. Kapitalist devlet hem hakim sınıfların bir aygıtıdır hem de onu aşan fonksiyonlara sahiptir. Kapitalist devlet belli bir toprak parçası üzerindeki şiddet araçlarını tekelleştirmiş bir yapıdır. Meşru şiddet kullanımına sahiptir. Toprakları üzerindeki ahaliyi ulus olarak kurgular ve keder, kıvanç, tasada bir ve bütün olduklarını hayal ettirir. Sermaye bir bütün olarak anarşik bir doğaya sahip iken Weberci kapitalist devlet rasyonel ve bürokratiktir. Sermaye, piyasanın anarşik doğası nedeniyle kısa ve anlık kar maksimizasyonuna odaklanırken, kapitalist ilişkilerin yeniden üretiminde devlet merkezi bir rol üstlenir.

23-Sermayenin günlük düşünürken sistemin orta ve uzun vadeli işleyişi devlete bırakılır. Devlet bu işlevi sermayeden bağımsız ve ondan uzak bir yerde yerine getirmez. Sermayenin kendisi nasıl bir ilişki ise devlette öyledir. Sınıf mücadeleleri devleti etkiler ve belirler. Ama devletler üzerine yaslandıkları teritoryalite üzerinde bir tarih, mit ve geçmiş üretir. Ulus denilen cemaat bu sayede birarada yaşar. Ve devletin tüm fonksiyonlarını, varlıklarını devlete borçlu bürokrasiler üstlenir. Hikmet Kıvılcımlı bunlara devlet sınıfları diyordu. Yalnızca bir araç, enstrüman olmadıklarını ima etmek için bu vurguyu yapıyordu. Yani bağımsız çıkarlara sahiptiler. Çıkarlarını ve statülerini devletin kutsiyetine borçluydular.

24-Şimdi içine girilen çağ yeniden devletleri öne çıkartıyor. Savaşın, ilhak ve işgalin, yayılmacılığın, çatışmanın arttığı bir döneme girilirken sivil siyasetin alanı daralıyor, devletlerin ağırlığı artıyor. Piyasaların refahı çoğaltamadığı, dışlanan ve bir daha güvenceli bir işte çalışması mümkün olmayanların nüfusun ekseriyetini oluşturduğu bir dünyada, devletler yurttaş merkezli olmak yerine giderek yurttaşları bir uyruk gibi görmeye, yönettikleri nüfusu kriminal bir nazarla gözetlemeye odaklanıyor. Tarihsel dinamikler devletleri önplana çıkartıyor. Jeopolitiğin hortlaması, nüfusun kriminilizasyonu, piyasaların yarattığı hayal kırıklıkları ve siyasetin tüm bu süreçleri yönetme konusundaki yeteneksizliği bürokrasilere dünya tarihsel bir alan açıyor. Bizdeki gelişmelerde hiç kuşkusuz özgül şartları olmakla birlikte bunlardan bağımsız değil.