Turgut Özal Bulvarı’nın kalabalığı akıp giderken,
bir kapının ardında zaman yavaşlıyordu.
Fırçaların sesi vardı orada,
renklerin konuştuğu bir dünya.
Artika Sanat Merkezi
bir mekân değil, bir nefesti sanki.
İçeri girince insan,
kendi iç sesini duymaya başlıyordu.
Bir tuvalin başında durmuş çocuklar.
Ama gözleri çocuk değildi;
her biri başka bir hikâyenin kapısını aralıyordu.
Alişer Avcı Hoca,
sessiz bir orkestra şefi gibi
renkleri gönüllük rızasında yönetiyordu.
Ama ne bir baskı vardı ne bir zorunluluk.
Sadece gönüllülük.
Sadece içten gelen bir çağrı.
“Sanat kime hizmet eder?”
diye asılı kalmıştı soru havada.
Bir fırça darbesi cevap verdi önce,
sonra bir renk yayıldı tuvale.
Ayşe Sena Çabuk’un lambası,
karanlığın içinden bir umut gibi süzülüyordu.
Defna Arıcı’nın havanı,
rüzgârın görünmeyen yüzünü çiziyordu.
Uğur Efe Ayten’in koşan genci,
hayata yetişmeye çalışan herkesi işliyordu.
Beren Sun’un ayçiçekleri ise
güneşe dönük yüzüyle
“umudu unutma” diyordu.
Son dakika yetişkin ressam adayı tuvalinin başında Zeynep Su Çopur, elinde kalemi figür çizmeye başlıyor.
Hepsi küçük el. Zeynep Su Çopur, hariç,
Ama hepsinin dokundukları elleriyle hayalleri büyüktü:
Hayal.
Bir bardak çayın buğusunda
sohbet derinleşti.
Sanat konuşuldu,
ama aslında insan konuşuldu.
Alişer Avcı Hoca’nın sesi
bir cümlede özetledi her şeyi:
“Sanat, her şeyden önce insana hizmet etmelidir…”
Ve o an anlaşıldı;
bu tuvallere sürülen sadece boya değildi.
Biraz vicdan,
biraz umut,
biraz da insanın kendini arayışıydı.
Doyduk mu?
Hayır.
Çünkü sanat,
doyulacak bir şey değilmiş meğer.
Tadı damakta kalan bir eksiklik,
yeniden gelme sebebiymiş.
Adana’nın bir köşesinde
bir grup genç,
sessizce geleceği çiziyordu o gün.
Ve belki de en güzel tablo,
henüz tamamlanmamış olandı…