SDG'nin Feshi

Hacı Hüseyin Kılınç

SDG olarak bilinen Suriye Demokratik Güçleri aldığı bir kararla kendini feshettiğini ilan etti. İçindeki Arap güçlerin yeni Suriye rejimi ile bütünleşmeye karar vermesinden sonra SDG gücünün büyük bölümünü kaybetmişti. SDG bir dönem Suriye topraklarının üçte birini kontrol ediyordu. Suriye'nin petrol sahaları, barajları, sınır kapıları ve Fırat'ın doğusu SDG'nin denetimindeydi. Yüz bine yakın bir silahlı güce sahip olduğu söyleniyordu. Tabii bu gücün büyük bölümünü silahlı Arap aşiretleri oluşturuyordu. Tamamı Kürt silahlı güçlerinden ibaret değildi. SDG Centcom'un planlamasının bir ürünüydü. İŞİD tehdidi karşısında Centcom Kürt silahlı güçleri ile Arap aşiretlerini biraraya getirmiş, Fırat'ın doğusunda onlara bir tür dokunulmazlık kazandırmıştı. Fırat'ın doğusunun, petrol sahalarının da olduğu bölgenin çoğunluk nüfusunu Arap aşiretleri oluşturuyordu. Bu aşiretler Ortadoğu gerçekliğinin bir sonucu olarak varlıklarını devam ettiriyorlardı. Bu türden yapılar demokratik ulus gelişimine izin verilmediği için varlıklarını kalıcılaştırmışlardı. Son derece pragmatiktiler ve güç nereye kaymış ise oraya doğru eğilim gösteriyorlardı.

Kürt silahlı güçleri ile Arap aşiretleri arasındaki ilişkiler stratejik değil taktikseldi. Suriye Kürtleri, Kürt nüfusun çoğunluğu oluşturduğu yerlerde hayata geçirdiği özgün yönetim deneyimini Arap aşiretlerin hakim olduğu topraklarda pratiğe geçirememişti. Ancak her iki güç Centcom aracılığıyla bir taktiksel ittifaka zorlanınca ortaya çarpık algılarda çıkmıştı. Zannedildiki Kürtlerin özgün deneyimi SDG'nin olduğu her yerde hayata geçirilmişti. Öcalan paradigmasına uygun olarak hayata geçirilen deneyim Kürtlerin çoğunluk olduğu yerlerle sınırlı kalmıştı. Ortadoğu'nun bir parçası olan Suriye, ulus inşasından son derece uzak kaldığı için topluluklar arası ilişkiler aşiretçi, mezhepçi, etnik ve cemaatsel dinamiklere yaslanıyordu. Despotik iktidar yapıları tarihi neredeyse bir yerde dondurmuş ve demokratik ulusun gelişimine set çekmişlerdi.

Paris anlaşması ile resmi olarak olmasada fiili olarak SDG'nin sonu gelmişti. Suriye'nin yeni rejimi ile İsrail'in Amerikan büyükelçisi, Türkiye'nin de dahil olmasıyla Paris'te ABD aracılığıyla biraraya gelmişti. Amaç iki ezeli düşman olan Suriye ile İsrail'i yeni güç dengeleri üzerinden yanyana getirmek ve anlaştırmaktı. Şara'nın arkasında Türkiye ile ABD vardı. Şara adeta bir teslimiyet anlaşması imzalayarak İsrail'in her dediğini yapmayı kabul etti. Bunun mükafatı ise SDG'nin fiili olarak sona erdirilmesi olacaktı. Suriye'nin güneyini başta Golan tepeleri ve Dürzilerin yaşadığı Süveydiye olmak üzere İsrail'e terk eden Şara karşılığında SDG'nin dağıtılmasını ve Kürtlerin özgün yönetim modelinin tasfiyesini almıştı. Büyük güçler istediklerini almışlar ve her zaman olduğu gibi kabak Kürtlerin başında patlamıştı.

Anlaşmadan hemen sonra HTŞ güçleri Halep'te Kürtlerin yoğun yaşadığı Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerine saldırmaya başlamış ve mahalleyi savunan Kürt silahlı güçleri ablukaya alınmıştı. Ya direnip yok edilecekler ya da teslim olacaklardı. Yine aynı anda SDG içindeki Arap aşiretleri taktiksel ittifak yaptıkları Kürt silahlı güçleri ile taktik işbirliğine son vermişler ve bu güçleri kuzeye doğru süpürmeye başlamışlardı. Suriye güçleri büyük bir tasfiye ile karşı karşıyaydılar. Amerika ve İsrail Şara ve Türkiye ile anlaşmış, Suriye Kürtlerini yalnız bırakmıştı. Bölgedeki ve diasporadaki tüm Kürtler ayağa kalkmıştı, ama bu durum sahadaki güç dengelerini askeri ve siyasi olarak değiştirmeye yeterli değildi. Halep'teki Kürt mahalleri kuşatılmış, Tişrin Barajı'nın kontrolü elden çıkmış, HTŞ ile birleşen Arap aşiretleri Suriye'nin Kürt bölgeleri hariç kontrolü ele geçirmişlerdi. Suriye Kürtleri ya direnecek, imha edilme riski ile başbaşa kalacak ya da ağır bir geri çekilmeyi kabul edecekti.

Suriye Kürtleri bir varoluş sorunuyla karşılaşmıştı. Şimdi İmralı görüşmelerinin yayınlanmasından anlıyoruz ki bu dönemde Öcalan da devrededir ve İmralı'daki devlet yetkilileri Öcalan'ı anlık olarak bilgilendirmektedir. Suriye Kürtlerinin direnmeyi tercih etmesi Türkiye'deki süreci de tümüyle ortadan kaldıracaktır. Son çeyrek asırda özellikle Suriye'deki kazanımlar Kürtler için tarihiydi. Aşiretçi-feodal güçlerin dışında Kürtler ilk defa yaşadıkları toprakları yönetme deneyimi kazanmıştı. Bu özgün deneyimin detaylarına girmenin yeri burası değil. Öcalan'ın devreye girmesi ve Öcalan'ın Mazlum Abdi üzerindeki etkisi ile sürecin sona ermesini istemeyen Türkiye devleti içindeki güçlerin anlaşmaya varması neticesinde büyük bir savaşın eşiğinden dönülmüş oldu. Milyonlarca Kürt ayağa kalkmıştı, ama direnecek silahlı güçler yalnız kalmıştı.

Savaşın eşiğinden dönülmüştü. Suriye Kürtleri çoğunlukta oldukları bölgelere çekilmişti. Sırtlarını sıvazlayan başta ABD ve İsrail olmak üzere büyük güçlerin en kritik anda kendilerini yalnız bıraktıklarını görmüşlerdi. Bu şartlarda güç dengelerini değiştirebilmeleri imkansızdı ve bunun sonucuna katlanacaklardı. Şara ile yaptıkları 10 Mart 2025 anlaşması Suriye Kürtleri için daha elverişli koşullar ihtiva ediyordu. Uluslararası güçlerin arkalarında olduğuna inanarak taleplerini maksimalist düzeyde tutmuşlar anlaşmayı fiiliyatta hayata geçirmemişlerdi. Paris anlaşması ile ayaklarının altındaki toprak çekildiğinde çok geç kalmışlardı. Şimdi bunun sonuçlarını yaşıyoruz.