Edebiyat engel tanımaz..!
Bir yazar, yaşanmışlığın kapısını çaldığında elinde ne anahtar vardır ne de kilit. Onun anahtarı kelimeleridir. Sessizce girer hayatın içine. Eymeden, bükmeden, incitmeden dokunur insanın hikâyesine.
Bazen bir sokağın köşesinde unutulmuş bir çocukluk çıkar karşısına.
Bazen yıllardır susan bir evin penceresinden süzülen ışık. Bazen bir annenin ellerinde kalan ömür. Bazen de şehrin taşına, toprağına, kokusuna sinmiş bir hatıra. Yazar, bütün bunları alır; incitmeden, değiştirmeden, gerçeğin ruhuna zarar vermeden öyküleştirir. Sonra bir gün o öykü kitap olur.Kitap açılır. Sayfalar çevrilir.
Yıllar önce yaşanmış bir hayat, yeniden nefes almaya başlar. İşte yazarın aldığı en büyük haz budur.
Yaşanmış olanı yeniden yaşatmak.
Unutulmak üzere olanı kelimelerin kanatlarına bırakmak.Bir insanın hikâyesini başka insanların yüreğine taşımak.Biz, işte bu hazzı yaşayan yazarlardan olduk. Olmaya da devam ediyoruz.Çünkü biliyoruz ki bazı hikâyeler yalnızca anlatılmak için değil, unutulmamak için yazılır.
BİR ŞEHRİ TANIMANIN EN GÜZEL YOLU
Bir şehri gerçekten tanımak, yalnızca sokaklarında yürümek değildir. Büyük Saat'i görmek yetmez.
Taşköprü'den geçmek yetmez. Tepebağ'ın eski evlerine bakmak, Seyhan'ın kıyısında oturmak da yetmez.
Bir şehrin ruhunu anlamak istiyorsanız, o şehrin yazarlarını okumak gerekir. Çünkü şehirlerin bir de görünmeyen tarafı vardır.
Sokakların hafızası.
Evlerin suskunluğu.
İnsanların sevinci.
Acısı.
Yoksulluğu.
Aşkı.
Göçü.
Direnci.
Bütün bunların arasında saklanan o büyük şehir hikâyesi.İşte yazar, görünmeyeni görünür hâle getirir.
Adana'yı Adana yapan yalnızca sıcaklığı, kebabı, şalgamı, portakalı değildir.
Adana'yı Adana yapan, bu topraklarda yaşayan insanların hikâyeleridir.
O hikâyeler kitaplarda saklıdır.
ÖNCE KENDİ ŞEHRİMİZİ OKUMALIYIZ
Bugün Adana'da yaşayan bir insan, dünyanın öbür ucundaki yazarları tanıyor olabilir.Bu elbette güzeldir.
Ama insanın önce kendi sokağının hikâyesini bilmesi gerekir.
Yanı başındaki evin geçmişini.Çocukluğunun geçtiği mahallenin hikâyesini. Seyhan'ın kıyısında yaşananları.
Tepebağ'ın taş duvarlarında biriken yılları.
Adana'nın şairini, yazarını, gazetecisini, sanatçısını.
Çünkü insan yaşadığı şehri tanıdıkça kendisini de tanımaya başlar.
Bu yüzden Adana'da yaşayan herkesin, özellikle de gençlerin, Adanalı yazarların kitaplarıyla buluşmasını önemsiyorum.
Bir kitabın sayfasını çevirdiğinizde yalnızca bir hikâye okumazsınız.
Bazen kendi geçmişinize rastlarsınız.Bazen dedenizin sesini duyarsınız. Bazen annenizin anlattığı eski bir hikâyeyi başka cümlelerle yeniden keşfedersiniz.
Bazen de her gün önünden geçtiğiniz bir sokağın aslında ne kadar büyük bir hikâye taşıdığını öğrenirsiniz.İşte edebiyatın büyüsü budur.
KİTAP, ŞEHRİN HAFIZASIDIR
Bir şehir unutursa, biraz da kendisini kaybeder.
Oysa kitaplar unutmaz.
Yazarlar, yaşadıkları çağın tanıklarıdır.Onlar gördüklerini, duyduklarını ve hissettiklerini kelimelere emanet ederler. Yıllar sonra bir başka insan o kitabı eline aldığında, geçmiş yeniden ayağa kalkar. İşte o anda yaşanmışlık yeniden hayat bulur.
Bir insan yeniden konuşur.
Bir sokak yeniden canlanır.
Bir şehir yeniden nefes alır.
Belki de bu yüzden kitap okumak yalnızca bir kültür meselesi değildir.
Kitap okumak, şehrine sahip çıkmaktır.
Kendi hafızana sahip çıkmaktır.
Geçmişine bakıp geleceğini kurmaktır.
Biz Adanalılar, kendi şehrimizin kitaplarını okuyarak bu güzel şehri daha başka bir gözle görebiliriz.Çünkü Adana'yı en güzel anlatanlardan biri, onu yaşayanlardır.
Onların kitaplarını okudukça şehrin sesini daha iyi duyarız.
Seyhan'ın suyunda yalnızca suyu değil, yılların hikâyesini görürüz.
Tepebağ'ın taşlarında yalnızca taş değil, geçmişin ayak izlerini fark ederiz.
Bir kitap kapanır.
Ama hikâye bitmez.
Tam tersine, okuyucunun içinde yeniden başlar.
İşte biz yazarların asıl istediği de budur.
Yaşanmışlıklar unutulmasın.
Şehirler hafızasını kaybetmesin.
Kitaplar insanla, insan şehirle buluşsun.
Velhasıl, edebiyat,
Her zaman olduğu gibi.
Engel tanımaz. Okuyun okumak kazandırır.