ŞİİRİN BÜYÜSÜ

Yaşar Erkmen

Şiir nedir?

Bu soruya genellikle beylik bir yanıt alırsınız:

“Duyguların dizelerle etkili bir biçimde anlatılmasıdır.”

Ardından da şu açıklamayı duyabilirsiniz:

“Bir şiirden kim ne anlıyorsa şiir odur.”

Bu cümle ile anlatılmak istenen ise şudur:

Şiir, yazıldıktan sonra şairin olmaktan çıkar; artık o şiir okurun, özellikle de ona gereksinim duyanların olur.

Kimi lirik sever kimi didaktik; kimi pastoral sever kimi epik. Kimi de satirik şiir yazmayı sever Nef’î, Ziya Paşa, Neyzen Tevfik gibi. Ama çoğunluk lirik şiir sever, Fuzûlî, Nedim, Karacaoğlan, Yahya Kemal ve benim gibi.

Peki, niçin şiir yazılır?

Derdi, tasası olan bunu dışa vurup rahatlamak ister. Bunun da en ilgi çeken biçimi, sanat aracılığıyla yapılanıdır. Sazla, sözle, resimle, tiyatroyla… En çok da şiirle…

Bu yüzden, “Bizde her üç kişiden dördü şairdir!” demiş ünlü mizah yazarımız Aziz Nesin. Bu sözle, şiir yazmayan yoktur, demek istemiştir kendi üslubunca. Herkes şiir yazabilir. Yazıyordur ve yazacaktır da!

Şair sayısının çokluğunda sorun yoktur ama şiirde fazlalıklarda sorun vardır. Şiirin, fazlalıklara ve tekrarlara tahammülü ve hoşgörüsü yoktur.

Bunu vurgulamak için “Şiir, sözün damıtılmış hâlidir.” benzetmesi yapılır.

Şiirde metafor, imge, çağrışım, duygu, uyum ön plandadır. Güzel bir dize, bir araba dolusu lafın yerini tutabilir. Şiir; sayfalar boyunca anlatılmaya çalışılan duyguyu, bir dizeyle anlatıp çıkıverir işin içinden.

Attila İlhan’ın şu dizesi gibi:

“Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular.”

Şair bu dizeyle ne anlatmak istemiş olabilir? Karşılıksız sevgiyi mi, platonik aşkı mı, aşkın anlamsızlığını mı, tek kişilik olduğunu mu ya da aşkta mantık aranmayacağını mı?

Ne dersiniz?

Ben işin içinden çıkamadım. Tek bir dize, küçürek bir öykü tadında ve gücünde. Her öykücü, kendi penceresinden bakıp da bu dizeyle ilgili bir öykü yazmaya kalksa, hüzün yüklü ne öyküler çıkar ortaya, ne öyküler!..

Şairlerin sağı solu belli olmaz! Yazdıkları duyguyla ilgilidir, mantık aranmaz. Birinin ak dediğine bir başkası kara diyebilir. Biraz esriktirler ama daha çok aşktan dolayıdır bu esriklikleri, şaraptan değil. Aşkın her türlüsü onları deli divane edebilir. Kiminin aşkı karşı cinse olurken kimininki de doğayadır, Tanrı’yadır;  yani platoniktir. Yunus’ta olduğu gibi:

“Ben yürürüm yana yana

Aşk boyadı beni kana

Ne âkilem ne divane

Gel gör beni aşk neyledi”

Divan edebiyatının ünlü şairi Fuzûlî ise ta 16. yüzyıldan bizi uyarmaya çalışmış:

“Eğer derse ki Fuzûlî güzellerde vefa var

Aldanma ki şair sözü elbet yalandır”

İlk dizeyi okuyan bir kişi Fuzûlî’nin söylediğine bakıp güzellerde vefa olmadığına mı inanmalıdır? İkinci dizede ise şairlerin sözü yalandır, onlara inanma diyor. Bu dizeleri yazan Fuzûlî de bir şairdir. Öyleyse onun söylediğine de inanmamak mı gerekir?

Paradoks (çelişki, karşıtlık) içeren bu dizelere şimdilik kulak asmayalım da biz günümüze, Attila İlhan’ın dizelerine tekrar dönelim. Şiirin tamamı okunduğunda öykü biraz sınırlandırılmış olsa da çok katmanlı olmayı sürdürüyor. Mekân netleşiyor ama arka sokaklar sisler içinde kalmaya devam ediyor ve esrarengiz görüntüsünü koruyor.

Şiirin tamamını gelin birlikte okuyalım. Bakalım bu şiir sizde hangi duyguları uyandıracak ve sizi nasıl bir yolculuğa çıkaracak?

 

BÖYLE BİR SEVMEK

ne kadınlar sevdim zaten yoktular

yağmur giyerlerdi sonbaharla bir

azıcık okşasam sanki çocuktular

bıraksam korkudan gözleri sislenir

ne kadınlar sevdim zaten yoktular

böyle bir sevmek görülmemiştir

hayır sanmayın ki beni unuttular

hâlâ ara sıra mektupları gelir

gerçek değildiler birer umuttular

eski bir şarkı belki bir şiir

ne kadınlar sevdim zaten yoktular

böyle bir sevmek görülmemiştir

yalnızlıklarımda elimden tuttular

uzak fısıltıları içimi ürpertir

sanki gökyüzünde bir buluttular

nereye kayboldular şimdi kim bilir

ne kadınlar sevdim zaten yoktular

böyle bir sevmek görülmemiştir.