Teopolitika

Hacı Hüseyin Kılınç

Nazilerin başhukukçusu Carl Smith politikanın bütün kavramlarının ilahiyattan yani teolojiden devşirildiğini söylemişti. Sovyet düzeninin yıkılmasından sonra bir an için dahi olsa liberalizmin muzaffer zaferinden söz edilmiş ve bundan sonra insanlığın ideolojisiz bir çağa adım attığı iddia edilmişti. Liberalizm kapitalizmin egemen ideolojisi olarak sosyalizm ile girdiği savaştan galip çıkmıştı. Özel mülkiyeti insan haklarının en başına koyan liberalizm diğer tüm hakları bu kök haktan türetmişti. Liberalizm rakibi sosyalizmin radikal eşitlikçiliğinin toplumsal vurgusunu göz ardı etmiş, eşitliği yasalar karşısındaki eşitlikle sınırlamış ve liyakate dayalı bir düzeni önererek toplumsal mobilizasyonu harekete geçirmişti.

Liberalizm Wallerstein'a göre kapitalizmin en has ideolojisiydi. Muhafazakarlık devrimden duyulan ürküntü ile toplumun süreklilik içindeki değişimini savunur ve kilise, aile gibi kurumlarla kapitalizmin yarattığı değişimi kontrol altına almaya çalışırken liberalizmin biçimsel eşitliğinin alt sınıfları tatmin etmediği yerde radikal eşitlikçiliği ile sosyalizm sahneye çıkacaktı. Liberalizm, muhafazakarlık ve sosyalizm Fransız devriminin açtığı yoldan modernliğin birer ürünü olarak ortaya çıktılar.

Her üç ideoloji ve siyasal akımda sekülerdi ve kapitalizmin icadıydı. Kapitalizm öncesinin egemen ideolojik biçimi dindi. Din egemen ideolojik biçim olduğu için siyasal, sosyal ve felsefi mücadeleler dinsel formlarla yürütülüyordu. Dünyayı anlamlandırmanın yegane biçimiydi. Her söylem, her anlam üretimi, her açıklama tarzı dini esas alıyordu. Hakim sınıflar egemenliklerini yeniden üretecek ve sarsmayacak bir dinsel yoruma tutunurken ezilen sınıflar harekete geçtiklerinde dinin heteredoks yorumlarına sığınırdı. Burjuvazinin doğa üzerindeki etkinliğinin artması için doğanın büyüden arındırılması ve bilimin nesnesi haline getirilmesi gerekiyordu. Rönesans ile başlayan ve reformasyon ile devam ederek zirvesine protestanlıkta ulaşan süreç dinin akılcılaştırılması, Tanrı'nın etkinlik alanının daraltılması ve sekülarizasyonun hakimiyeti demekti. Mutlakiyetçi siyasal teoriler ile birlikte siyasal olanın kuruluşu sekülerleşecek ve siyaset yeni mekanına taşınacaktı.

Kapitalizmin üç ideolojik, siyasal akımı doğurması dinin payını azaltmakla birlikte tümüyle ortadan kaldırmadı. Kaldırması da mümkün değildi. Din sadece toplumsal ilişkileri düzenlemiyordu. Ayrıca kapitalizmin birey haline getirdiği ve özneleştirdiği kişinin varlık ve varoluş gibi temel sorularına ve arayışlarına yanıtlar da üretiyordu. Ama bunlar ağırlıklı olarak bireysel düzeyde kalıyor ve dinler sekülerleşmenin baskısı altında hayatın çok sınırlı bir veçhesine hitap edebiliyordu. Çünkü bahsettiğimiz liberalizm, muhafazakarlık ve sosyalizm gibi ideolojiler 'insan ilerlemesine' yön veriyor ve değişim karşısındaki konumlarını anlamlandırmak için birer pusula rolünü üstleniyordu.

Örneğin liberal biri için değişim kötü birşey değildi ve liberal biri değişimden ürkmezdi. Liberal değişimi olumlar ve ona ayak uydurmaya çalışırdı. Değişim dinlerin durağan dünyasına tercih edilirdi. Değişim sayesinde baskı hafifleyecek ve özgürlük alanları genişleyecekti. Değişim eğer liyakate uygun ve liyakat sahiplerini ödüllendiriyorsa sorun yoktu. Önemli olan toplumdaki uzmanlaşma eğilimine ayak uydurmaktı. İşinin ehli uzmanların yönettiği ve liyakatin hakim olduğu bir toplum istikararı yakalayacaktı. Muhafazakar ilerlemenin yarattığı sıkıntıları ancak kadim toplumsal kurumların törpüleyeceğine inanıyor ve umudunu devlete değil kilise, aile gibi geleneksel kurumlara bağlıyordu. Muhafazakar biri modernliği kabulleniyor ve modernlikle barışık bir dini arzuluyordu.

Bu iki ideoloji 19.yüzyıl ortalarına kadar düşman kardeşler olarak yaşadılar. Ancak sosyal meselenin gündeme gelmesiyle birlikte radikal eşitlikçiliğe tek başlarına direnemeyeceklerini anladıklarında ittifaka girdiler. Muhafazakarlar aile ve kilisenin düzeni sağlamaya yetmediğini, ancak devlet denilen aygıtın devreye girmesiyle düzenin sağlam bir kazığa bağlandığını gecikerekte olsa idrak ettiler. Liberaller ise liyakat ilkesinin toplumun çoğunluğunu dışarıda bıraktığını, tek başına istikrarı sağlayamadığını ve düzenin bekası için geleneksel kurumlara ihtiyaç olduğunu kabullendiler. Liberaller ile muhafazakarların radikal eşitlikçiliğe karşı kutsal ittifakı böylece ortaya çıktı.

Ancak radikal eşitlikçi seçenek olan sosyalizmin Sovyet düzeninin çökmesi ile insanlığın ufuk çizgisinden kaybolması liberalizmin kısa süreli bir zaferine yol açtı ise de bu zafer çok kısa sürdüğü gibi kapitalizm öncesi ideolojiler değişik kılıklar altında yeniden tarih sahnesine çıktılar.

Bütün büyük dinlerin içindeki en fundamentalist yorumlar baskın hale gelmeye ve büyüden arındırıldığı zannedilen dünya romantiklerin özlemini duydukları bir büyü ile değil adeta bir karabasan olarak geri dönmeye başladı. Emperyalizmin bu aşamasında karşımıza çıkan semavi dinlerin en aşırı yorumları. Fundamentalizm bir dönem sadece İslama mahsus olarak kullanılırken diğer iki büyük din Hıristiyanlık ve Yahudilik içinde de en aşırı yorumlar diğerlerini gözden düşürüyor ve daha etkili hale geliyor. Tıpkı 18.yüzyıldaki gibi bir çağa geri dönüyoruz. Spinoza ile Kant'ın halletiğini zannettiğimiz işi yeniden üstlenmenin vakti gelmiş görünüyor. Eleştiriyi hem siyasala hem de dinlerin fundemantalist yorumlarına karşı gömüldüğü yerden çıkarmak gerekiyor.