"Takvimler 1 Şubat 1982'yi gösteriyordu. Kızılay'ın arka caddelerinden birinin yakınındaki geniş bahçeli ortaokulun toplantı salonunda yapılacaktı kura çekimi. Sora sora verilen adresi bulmuş, kura çekimi başlamadan salona girmişti. (...)
Sınıf arkadaşlarını aradı gözleri. Otuz kişilik sınıftan ancak birkaçını görebildi. Onların söylediklerine göre, arkadaşlarının kimileri cezaevlerine atılmış, kimilerine de görev verilmesi sakıncalı görülmüş. Bir kısmı da daha öğrenciyken,
"Burjuvazinin okullarında okunmaz!" diye slogan atarak bir 19 Mayıs Bayramı'nda okulu kurşunlayıp ortadan kaybolmuşlardı. Sanki yoksulun okuyacağı başka okul vardı?
(...)"
Bu alıntı, "Karşı Balkon" adlı öykü kitabımdan. Diyarbakır Eğitim Enstitüsünü kurşunlayıp dağa çıkan o günün Apocuları (sonradan PKK) çok can alıp çok da can verdiler. Etle tırnak gibi olmuş iki kardeş ulusun birçok ailesinin ocağına yarım asırdır kor ateşler düşürdüler. Torosların eteklerindeki yoksul bir Yörük çadırından da Cilo'nun yamaçlarında, bir mezradaki gariban Kürt çobanın derme çatma kulübesinden de ağıtlar, klamlar hiç eksilmedi.
Bir İrlanda atasözü, "Gözyaşlarının dili her ülkede aynıdır." der.
Elli yıl sürdü bu kör döğüşü. Haklı haksız birçok olay yaşandı. Kimi asker, kimi terörist, kimi öğretmen, kimi çoban, kimi korucu, kimi kaçakçı sayısız insan katledildi. O gün Apocu olarak dağa çıkan ve ciddiye alınmayan "bir avuç çapulcu", bugün komşu ülkelerde farklı isimlerle güçlü bir figür oldu.
"Terörsüz Türkiye" sözü kulağa ne kadar hoş geliyor, değil mi? Aklı başında hangi insan buna karşı çıkabilir ki?
Dilimizde sıcak ve soğuk sözcükler vardır. Sıcak sözcükler, adından da anlaşılacağı gibi içimizi ısıtan iyi, güzel, sevimli sözcüklerdir. Bu dünyada her şey karşıtıyla bir aradadır. Bir şeyin sıcağı varsa soğuğu da vardır. Soğuk sözcükler de sıcak sözcüğün uyandırdığı duyguların tam tersi duyguları uyandırır. Yani içimizi karartan kötü, çirkin ve sevimsiz sözcüklerdir. "Sevgi, barış, dost, iyi, güzel" sıcak sözcüklerdir. Bu sözcüklerin karşıtı olan "nefret, savaş, düşman, kötü, çirkin" ise soğuk sözcüklerdir.
TDK'nin sözlüğüne göre terör, karşı tarafa korku salma, cana kıyma, malı yakıp yıkma; yıldırı, tedhiş demektir. Yani soğuk bir sözcüktür. Terörsüz Türkiye demek; kavgasız, gürültüsüz, barış içinde, kardeşçe yaşanılan Türkiye demektir. Doğal olarak da buna herkesin sıcak bakması ve destek vermesi gerekir.
Kısaca "Çerçeve Yasa" olarak bilinen "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun", meclisten 467 kabul oyuyla geçti. Daha düne kadar bebek katili, terörist başı, cani denilen kişinin adı, şimdi sayın denilmeden anılmıyor. Son seçimde (2023) altılı masanın altında PKK var, bebek katili Öcalan var diyenler seçimi kazandılar. Şimdi tam karşı bir propagandayla Kurucu Önder Sayın Öcalan gelsin mecliste konuşsun, diyerek seçimi yine kazanmayı planlıyorlar. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu, diyesim var; ancak kotarılan işin kardeş kavgasını bitirecek ve akan kanı durduracak olması beni ve benim gibi düşünenleri frenliyor. Çünkü her iki tarafın da fena hâlde barış özlemi var. Yasanın her iki tarafa da sağlayacağı olumlu sonuçları düşününce bu yasaya destek vermek gerekliliği kendini dayatıyor.
Benzer bir filmi 2010'larda izlemiştik. Umarım sonu ona benzemez!..
Bu işi planlayanların zekâsına da şapka çıkartmak gerekiyor. Saray'a 1150 oda boşuna yapılmamış. Her şey bu odalarda planlanıyor, kurgulanıyor. Meclis de noter gibi Saray'dan gelen her tasarıyı onaylıyor.
Saray ve Bahçeli ekibi çözüm için, "Nixon Çin'e Gidiyor" Teorisi'ni uygulamışa benziyor. O da nedir demeyin, hemen açıyorum:
Bu teori, "Toplumsal kabulü çok zor, radikal ve riskli bir adımı, ancak o konunun tarihsel olarak en katı, en tavizsiz ve en güvenilir karşıtı olan lider yapabilir." tezine dayanır.
ABD Başkanı Richard Nixon, kariyeri boyunca azılı bir anti-komünist olarak tanınmıştı. 1972 yılında, komünist Çin ile diplomatik ilişkileri kuran ve Pekin'i ziyaret eden ilk ABD Başkanı oldu. Eğer bunu solcu veya liberal bir Demokrat Başkan yapsaydı, Amerikan kamuoyu ve ordusu onu "vatan hainliği" veya "komünizme teslim olmakla" suçlardı. Ancak adımı atan kişi, tescilli anti-komünist Nixon olunca, sağ seçmen ve milliyetçi kanat "Nixon yapıyorsa devletin yüce çıkarları için kesinlikle bir bildiği vardır." diyerek ikna oldu.
Türkiye'de sol veya merkez sağ bir aktör (örneğin geçmişteki çözüm sürecinde AK Parti veya olası bir süreçte CHP) benzer bir çağrı yapsaydı, milliyetçi muhalefet tarafından anında "taviz vermek" veya "bölücülerle ortaklık" ile suçlanırdı. Siyasetin en sağ ve milliyetçi ucunu temsil eden MHP bu adımı atınca, ana akım siyasetten gelebilecek radikal milliyetçi "ihanet" eleştirilerinin önü en baştan kesilmiş oldu.
MHP gibi tabanı hassas bir partinin bu adımı atması, karşı tarafa (DEM Parti ve Kürt seçmene) sürecin taktiksel bir oyalama değil, çok ciddi bir devlet kararı olduğu sinyalini verdi.
Bir sorunu ona en çok karşı olan kişiye çözdürmek, o konudaki tüm itirazları, açıkları ve riskleri en baştan ortadan kaldıran güçlü bir stratejik yönetim ve ikna yöntemidir.
Ülkemizin yarım asrı aşkın bir süredir uğraştığı terör belasından kurtulması için ne AKP ne DEM ne CHP ne de Yeni Parti ikna edici olabilirdi. Bu konuda en sert muhalefeti yapan MHP'den barış önerisinin gelmesi önce büyük şaşkınlık yaratsa da plan çok iyi işledi ve bugüne geldi.
Türkiye'deki bu süreçte en kritik virajın MHP tarafından dönülmesi, sosyolojik ve siyasi direnci asgariye indirmek, milliyetçi tabanı ikna etmek ve sürece "devletin yüce çıkarları doğrultusunda tescilli bir milliyetçi onay" mührü basmak anlamına gelmektedir.
Bakalım bu yasa beklenen sonucu doğuracak mı? Yoksa barış özlemi, Kemal Burkay'ın dizelerinde ve Sezen Aksu'nun şarkısındaki gibi bir başka bahara, belki ile başlayan umutlu bekleyişlere mi kalacak?
"Hadi gülümse bulutlar gitsin
İşçiler iyi çalışsın, gülümse
Yoksa ben nasıl yenilenirim
Belki şehre bir film gelir
Bir güzel orman olur yazılarda
İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse."