Dünya icat tarihinin en önemli icatlarından bir tanesi, hatta yegânesi bence mizah sanatı.
Söylemeye utandığımız, ifade etmekten imtina ettiğimiz her türlü ifadeyi mizah sanatı sayesinde söyleme imkânı buluyoruz.
Son on yıldır herkesin dikkatini çekiyordur. Türkiye’de, sanat dalları içerisinde en fazla insan yetiştiren sanat dalı mizah; onun en geçerli ve modern kolu olan stand-up gösterilerinde ciddi bir patlama yaşanıyor.
On yıl önce birkaç kişi arasında dönen sektörde artık yüzlerce kişi var.
Cem Yılmaz, Ata Demirer, kısmen Yılmaz Erdoğan, daha sonra ses taklidi yapan Sefa Doğanay ile başlayan süreç bugün bambaşka bir dünyaya evrildi.
Ben tamamını takip etmeye çalışıyorum. Adana’ya gösteriye gelenlerin hemen hemen hepsinin gösterisine gidiyorum.
Sektör o kadar verimli hâle geldi ki gösterilere yetişmek mümkün değil.
Sosyal medyanın yarattığı imkânı yok saymayarak, çok sayıda stand-up gösterisinin ve bu daldaki sanatçı sayısının bu kadar çok oranda olması normal mi?
Osmanlı’dan bugüne, hadi Cumhuriyet tarihini esas alalım, oransal olarak hiçbir zaman mizah sanatı bu kadar zirve yapmamıştı, acaba neden?
Başta İstanbul olmak üzere değişik şehirlerde, kafelerde, sosyal medya platformlarında gösteri ile başlayan bu akım, çok ciddi zekâya sahip, her türlü görüşten yüzlerce kişinin bu sektörde var olduğunu gösterdi.
Solcu, muhafazakâr, liberal, tesettürlü, Kürt, İslamcı, sağcı…
Bu alan o kadar şaşırtıcı ki siyahi bir Senegalli bir anda Türkleşti, içimize girdi, bizim dünyamıza ait esprileriyle herkesi şaşırttı, sonunda cezaevini boyladı.
Kadın stand-upçı niye yok sorusu da artık geçerliliğini kaybetti. Artık bu konuda çok yetkin kadınlar var, çok başarılılar, erkek stand-upçılar kadar ilgi görüyorlar.
Neden…?
Diğer sanat dallarında ciddi bir gerileme varken, diğer dallarda insan kaynağımız zayıflamışken, mizah gibi zor bir sanat neden bugün zirvede?
Deniz Göktaş’ın gösterisi ile başlayan süreç ve devamında tutuklanmasıyla birlikte bir haftadır bu soruları kendime soruyorum.
Çok şaka yapıyoruz, çok espri üretiyoruz; bu durum acaba bir ciddiyetsiz görüntünün de oluşmasına sebep olmuyor mu?
Çok mu lakayıt olduk, çok mu cıvıklaştık…?
Vardığım sonuç; baskı ortamının yoğun olduğu bir iklimde ancak mizah yoluyla düşüncelerimizi ifade edebileceğimiz yönünde oldu.
Dalga geçmezsek, gülmeden anlatırsak, elinde sopayla bekleyen, ciddi konuştuğumuz zaman bizi cezalandıracak güç karşısında sığınabileceğimiz tek limanın mizah olduğunu gördüm.
Bunalan toplum, özellikle kendini muhalif olarak addeden bireyler, konuşamayanlar, mizah ve stand-up gösterileri sayesinde nefes almış oluyor.
Mizahın bir getirisi de olası soruşturmalardan, linç yemekten, başının belaya girmesinden kurtulmak gibi koruyucu bir alan yaratmasının da söz konusu olması.
Deniz Göktaş’ın gösterisini izlerken ve devamında “bu çocuğa bir şey olacak” yaygarası yayılırken, yaşamımın en tedirgin günlerinden, saatlerinden bir kesit yaşamış oldum.
Mizahın o koruyucu alanı tehlikeye girer diye korktum.
Maalesef, korktuğum başımıza geldi; bir stand-up sanatçısı yapmış olduğu gösteri ile tutuklanmış oldu. Acı olan başka bir yan ise bir sanatçı, esprilerini hukuk karşısında şerh etmiş oldu. “Şunu demek istemiştim.” Ne kadar komik değil mi?
Mizahın, dalganın, şakanın, gülmenin yarattığı güvenli alan da artık gölgelenmiş oldu.
Bu saatten sonra, en son fuckbuddy şakası yapan kadın stand-upçı Tuba Ulu’nun gözaltına alınmasını da hesaba katarsak, bu alanda fikir üreten sanatçıların tedirgin olmalarını bekleyebiliriz.
Tedirginlik yaşayarak espri üretilebilir mi?
Karamsar olma vakti.
Son sözü Türkçenin büyük üstadı, ciltlerce kitapla anlatmakla mümkün olmayan meseleleri iki paragrafla anlatmanın büyük ustası, üstadımız Refik Halid Karay söylesin:
“Aslında içki içen, kadın erkek ayrılığı bilmeyen, sonradan benimsediği dinin, asırlarca yaşadığı eski umumi hayatına uymadığını sezerek huzursuzluk duyan bir ırk, Bektaşi akidelerinde mazisini hatırlar, bunun hasretini çeker ve katıldığı yeni içtimai nizamı, Bektaşi’ye atfettiği fıkralarla boyuna tartaklar.
Fikrimce, Nasrettin Hoca fıkraları, Müslümanlığı ve neticelerini hoşça karşılamış Türk mizah zekâsının; Bektaşi’ninkiler ise onu bir türlü sindirememiş heccav zekânın değme milletlere nasip olmamış çok yüksek değerde millî bir anekdot hazinesidir.”