Türkiye’de üç kişiden biri şeker Hastası

Vedat Kahyalar

Yanlış beslenme alışkanlıkları ve devletimizin vatandaşlarını korumak için acil önlemler almasının zamanı geldi de geçiyor.

Son yıllarda Türkiye’de hızla artan sağlık sorunlarının başında Diyabet gelmektedir. Yapılan araştırmalar, toplumda her üç kişiden birinin ya diyabet hastası ya da diyabet riski taşıyan “prediyabet” aşamasında olduğunu göstermektedir. Bu tablo, yalnızca bireysel yaşam tarzlarının değil, aynı zamanda kamusal politikaların da sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır.

Sorunun Temelinde Ne Var?

Diyabetin bu denli yaygınlaşmasının arkasında genetik faktörler kadar, hatta ondan daha fazla, modern beslenme alışkanlıkları yer almaktadır. Özellikle son 30–40 yılda Türkiye’de geleneksel beslenme biçimlerinden uzaklaşılarak, rafine ve işlenmiş gıdaların yoğun olduğu bir tüketim kültürüne geçilmiştir.

Bu dönüşümün en belirgin örnekleri şunlardır:

-Beyaz ekmek tüketimi: Türkiye, kişi başına en fazla beyaz ekmek tüketen ülkelerden biridir. Oysa beyaz un, liften arındırılmış ve hızlı sindirilen bir karbonhidrat kaynağıdır. Bu da kan şekerinin ani yükselmesine neden olur.

Türkiye, kişi başına düşen yıllık ekmek tüketiminde dünya genelinde ilk sırada yer aldı. Paylaşılan verilere göre, kişi başına ekmek tüketiminde. Hindistan en düşük tüketim oranıyla son sırada bulunuyor.

Dünya Bankası verilerine göre Türkiye, kişi başına düşen yıllık ekmek tüketiminde dünya genelinde ilk sırada yer aldı. Ülkelere göre kişi başına yıllık ekmek tüketimi sıralamasında Türkiye, 199,6 kilogramla ilk sırada yer alırken, 135 kilogram tüketimle Sırbistan ikinci sırada bulunuyor. En düşük ekmek tüketimi ise yıllık 1,75 kilogramla Hindistan’da kaydedildi. 

-Beyaz unlu mamuller: Simit, poğaça, börek gibi günlük hayatta sık tüketilen ürünler, yüksek glisemik indeksleri nedeniyle pankreası sürekli insülin üretmeye zorlar.

-Glukoz ve şeker katkıları: Paketli gıdalarda yaygın olarak kullanılan glukoz şurupları ve rafine şekerler, fark edilmeden aşırı kalori ve şeker alımına yol açar.

Bu beslenme biçimi uzun vadede İnsülin direnci gelişimine, ardından da diyabete zemin hazırlar.

Dünya’dan ve Türkiye’den Somut Örnekler

Birçok ülke, artan diyabet ve obezite oranlarına karşı ciddi önlemler almıştır:

●Meksika, şekerli içeceklere ek vergi getirerek tüketimi azaltmayı hedeflemiş ve bu politikadan olumlu sonuçlar almıştır.

●Finlandiya, 1970’lerde başlattığı beslenme reformlarıyla beyaz un ve doymuş yağ tüketimini azaltmış, kalp ve metabolik hastalık oranlarını ciddi şekilde düşürmüştür.

●AB üyesi ülkelerinde glukozun gıdada kullanılması aşırı kısıtlanmıştır.

●Türkiye’de ise zaman zaman tam buğday ekmeğinin teşviki gibi adımlar atılsa da, bu politikalar henüz yeterli ve sürdürülebilir düzeye ulaşmamıştır.

Devletin Rolü Neden Hayati?

Sağlık yalnızca bireyin sorumluluğuna bırakılabilecek bir mesele değildir. Çünkü bireylerin tercihleri, büyük ölçüde piyasa koşulları ve erişilebilir ürünlerle şekillenir. Ucuz olanın çoğu zaman sağlıksız olması, geniş halk kesimlerini risk altına sokmaktadır.

Devletin bu noktada üstlenebileceği başlıca roller şunlardır:

Düzenleyici önlemler:
Rafine şeker ve glukoz içeren ürünlere sınırlama veya ek vergi getirilmesi.

Teşvik politikaları: Tam buğday, çavdar ve kepekli ürünlerin üretim ve tüketiminin desteklenmesi.

Eğitim kampanyaları: Okullarda ve medya aracılığıyla sağlıklı beslenme bilincinin artırılması.

Gıda etiketleme reformu: Ürünlerin üzerindeki şeker oranlarının daha anlaşılır ve dikkat çekici şekilde belirtilmesi.

Toplumsal Bedel: Sessiz Bir Salgın
Diyabet yalnızca bireysel bir hastalık değildir; aynı zamanda ekonomik ve sosyal sonuçları olan bir “sessiz salgın”dır. Tedavi maliyetleri, iş gücü kaybı ve yaşam kalitesindeki düşüş, ülke ekonomisine ciddi yükler getirmektedir. Üstelik diyabet; kalp hastalıkları, böbrek yetmezliği ve görme kaybı gibi birçok ağır komplikasyonun da temel nedenidir.

●●Gecikmeden Müdahale Şart●●

Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tablo, basit bir beslenme sorununun ötesine geçmiştir. Bu durum, doğrudan bir halk sağlığı krizidir. Eğer gerekli önlemler alınmazsa, gelecek nesiller çok daha ağır bir hastalık yüküyle karşı karşıya kalacaktır.

Beyaz ekmekten başlayıp glukoz şuruplarına uzanan bu zinciri kırmak mümkündür. Ancak bunun için bireysel farkındalık kadar, kararlı ve bütüncül kamu politikalarına ihtiyaç vardır. Devletin halkını koruma sorumluluğu, tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. Çünkü sağlıklı bir toplum, güçlü bir geleceğin en temel şartıdır.