Adana’nın gecesi ağır ağır inerken,
sokak lambaları sarı bir hüzünle yanarken,
bir salonda başka bir şehir doğuyordu.
O şehir, kalbin derininde saklı kalan
memleket kokusuydu.
Bir türkü yükseldi önce.
uzun, ince, yanık
Sanki Fırat’ın suyu dile gelmiş,
toprağın dili çözülmüş,
gurbetin sessizliği parçalanmıştı.
O an anlaşıldı;
bu bir gece değildi sadece.
Bu, hasretin ete kemiğe büründüğü,
özlemin halaya kalktığı bir vakitti.
Eller kenetlendi.
Birbirine yabancı gibi duran insanlar,
aynı türkünün içinde kardeş oldu.
Bir adım sağa, bir adım sola,
ama yürekler hep aynı yere bastı:
Urfa’ya,
Bir tepsi etrafında yoğrulan çiğköfte gibi
dostluklar da yoğruldu o gece.
Kimi çocukluğunu hatırladı,
kimi annesinin tandır kokusunu,
kimi de yarım kalmış bir vedayı,
Ve bir adam çıktı halayın başına.
Gözlerinde geçmiş, omzunda sorumluluk.
“Biz” dedi,
“Biz olursak, hiçbir gurbet bizi ayıramaz.”
Söz değildi bu,
yürekten kopup gelen bir yemindi.
Davul sustu bir an,
ama kalpler susmadı.
Çünkü o gece anlaşıldı ki;
memleket, sadece gidilen yer değil,
birlikte yaşatılan bir duyguydu.
Gece bitti.
Ama kimse dağılmadı aslında.
Çünkü herkes,
bir parça Urfa’yı cebine koyup gitti.
Ve Adana’nın ortasında
sessizce yankılanan bir cümle kaldı:
“Memleket, bazen bir şehir değil,
aynı sofrada buluşan yüreklerdir.”