Bir yanda Ahmet Karataş;
Adana ile alakalı yayınlanan; araştırma, edebiyat, tarih, biyografi ve benzeri her türlü çalışmanın bila bedel destekçisi, bir çok çalışmanın müellifi, Adana’ya aşık bir mecnun.
Diğer tarafta Mehmet Uluğtürkan;
Adana basın tarihine ekonomi odaklı Refleks Gazetesini kazandırmış, kalbi Adana için atan, özellikli ekonomi merkezli sayısız araştırma, makale, röportaj yayınlamış.
Diğer bir özelliği ise, yazmış olduğu romanlarla edebi kimliğini de oluşturmuş bir fikir işçisi.
Bu iki değerli isim, ortak bir çalışma ile karşımızda.
“Bir Osmanlı Valisinin Adana yılları, Ziya Paşa”
Kitap Çukurova Kalkınma Ajansı’nın desteğiyle çıktı.
Ziya Paşa’yı uzun uzadıya anlatmaya gerek yok, niyetimde yok. Hem Türk Edebiyatı’nda, hem Osmanlı İdaresinde önemli bir isim. Bizi özellikle ilgilendiren tarafı ise, bir dönem Adana Valiliği yapmış olması.
Bu yönüyle çok kıymetli bir çalışma. Şu ana kadar yayımlanmayan, literatürde yer almayan bir sürü bilgi ve belgeyi bu çalışma ile öğrenmiş olduk.
Okurken neler gördüm, neler hissettim...?
Müellifleri yakından tanıdığım için, neyle karşılaşacağım hususunda kafamda önyargılarım zaten mevcuttu.
Özellikle, son 30 yılda gelişen bir kavram olan “popüler tarih” benim mesafeli durduğum, çoğunlukla karşı olduğum bir disiplin. Hatta disiplinsizlik.
Popüler tarih; gerçek ile kurmacanın iç içe geçtiği, son yıllarda çekilen dizi ve sinema filmlerininde işin içerisine girmesi ile birlikte, gündelik siyasetin paradigması doğrultusunda tarihin çarpıtıldığı, yazarın istediği gibi at oynattığı bir alana dönüşmüş durumda.
İki müellifin de edebiyat yönü olduğu için, acaba gerçek ve kurmaca Ziya Paşa çalışmasında birbirine karışacakmı diye kaygı etmiştim.
Kitabı okuduğum vakit şu hükme vardım;
Bu kitap, popüler tarih çalışmasının kötü tecrubeleri sonucunda ortaya çıkan tabloyu yok edecek yeni bir üslup ve yöntemi bize sunuyor.
Şöyle ki ;
Kitap bir tarih çalışması olmakla beraber dipnot barındırmıyor. Kitabın sonunda kaynakçayı görüyoruz. Bu durum bize rahat okuma imkanı sunuyor, dikkatimizi dağıtmıyor, bütünlüğü korumamızı sağlıyor. Kaynakça ise, kitapta bulunan bilgilere kefalet ediyor.
Verilen bilgiler, makul ve kışkırtıcı sınırlarda gezerken, sadece lisan ve üslup bilgiye eşlik ediyor. Yazarların edebi yanları, anlatımlarıyla, bilginin sıkıcılığından uzaklaştırarak metine akıcılık sağlıyor.
Bu yöntem ve üslup, bilgiyi taciz etmeden, tarihi hakikati çarpıp manipüle etmeye tenezzül etmeksizin bize yeni bir anlatım olanağı veriyor.
Bu yönüyle tüm Türkiye’ye örnek olabilecek yeni bir metod ile karşılaştığımızı söyleyebilirim. Edebiyatın ve dilin tüm imkanlarından faydalanılarak tarih anlatımı. Tabiki bilgiden iskonto yapmadan, bilgiye eklemeden.
“İçinde görev bilinci ile küstahlık arasındaki çizgi silikleşmeye başlamıştı”
“Sadece Adana’yı değil, bütün ovayı ikiye bölen Seyhan Nehri, Karataş‘a doğru bir yılan kıvraklığında sağlı sollu kontrolsüz akıyordu”
“Babıali, Adana’dan yükselen dumanı artık görmezden gelemezdi”
Yukarıda iktibas ettiğim ifadeler, edebi değeri olan anlatımlar olarak değerlendirilmeli. Bu metinlerin tarihi gerçeklikleri tahrif etmek gibi bir anlayışa hizmet etmeyeceği çok açık.
“Yeni bir model, yeni bir yöntem” olarak anlatmak istediğim tam olarak bu.
Kitap gerek içeriği, gerek konusu, gerek baskı kalitesi, gerek kapağı ile gerçekten kıymetli bir çalışma olmuş. Muhakkak bu yönleriyle de değerlendirilecektir.
Metinde benim bariz olarak gördüğüm başka bir nokta ise, kitap bir yönüyle Ziyapaşa Müdafanamesi olarak kendisini de gösteriyor. Müellifler, takdir ve yorum haklarını bu yönde kullanmışlar.
Kitabın uzunca tahlilini yapmak, içindekileri buraya dökmek bu makalenin konusu olmadığı için, kitabın bize sunmuş olduğu metodu irdelemek istedim.
En az metin kadar bu hususu önemli görüyorum.
Kıymetli üstatlarımız; Ahmet Karataş ve Mehmet Uluğtürkan’a, Adana Kitaplığına yeni bir eser kazandırdıkları için teşekkür ediyorum.