
Adanalı sanatçı Pınar Baysal Garibağaoğlu, Ayşe Arman’a anlattı: “Ben bir düş gezginiyim”
Adanalı Gazeteci Ayşe Arman, hemşerisi olan Adanalı sanatçı Pınar Baysal Garibağaoğlu ile sanat yolculuğunu, çocukluk izlerini, Poly serisini ve insanlığa “saf ve koşulsuz neşe” taşıma arzusunu konuştu.
Adanalı gazeteci Ayşe Arman, bu kez hemşerisi olan Adanalı sanatçı Pınar Baysal Garibağaoğlu ile özel bir röportaj gerçekleştirdi. Sanat eğitimi almadan kendi iç dünyasının peşinden giden Pınar, çocukluk hayallerinden İstanbul’a uzanan yolculuğunu, Poly serisinin ortaya çıkışını ve eserleriyle insanlarda uyandırmak istediği duyguyu anlattı.

Oğlu Kuzey’in çocukken sorduğu “Anne, balinalar uçar mı?” sorusundan yola çıkarak hayal dünyasını sanata dönüştüren Pınar Baysal Garibağaoğlu, kendisini klasik tanımların içine sıkıştırmak yerine “düş gezgini” olarak ifade ediyor. Ayşe Arman’ın sorularını içtenlikle yanıtlayan sanatçı, Adana’daki çocukluğundan annesiz büyümenin hayatındaki etkilerine, bağımsız sanatçı olmanın zorluklarından Türkiye’de sanata duyulan ilgiye kadar birçok konuda samimi açıklamalarda bulundu.

• Hadi önce bu muhteşem fillerden başlayalım... Ne zaman baksam, yüzümde bir gülümseme beliriyor. İçimde bir şeyler hafifliyor, fillerin beni çok mutlu ediyor. Bana çok iyi geliyorlar... Herkes böyle mi hissediyor?
- Geri dönüşlere baktığımda, genel olarak insanların yüzünde bir tebessüm ve ruhlarında bir neşe hissi uyandığını görüyorum. İçinde bulunduğumuz dünyanın mevcut koşullarını düşündüğümüzde, bence şu an insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu şey tam olarak bu duygu: Saf ve koşulsuz bir neşe.
• İlk fil fikri nasıl ortaya çıktı?
- Oğlum Kuzey’in henüz küçüklüğünde sorduğu o soruyla başladı her şey: “Anne, balinalar uçar mı?” O an anladım ki, çocuksu zihnimizin o sınırsız hayal gücünü hem ona hem de kendimize yeniden hatırlatmamız gerekiyor. Ona, “Eğer gerçekten hayal edersen balinalar uçar, filler de sörf yapar!” dedim. İşte bu cümle, tüm bu Poly serisinin ve bu masalsı hikayenin ilk adımı oldu.
• Peki ilk fili yaptığında ne hissettin?
- İçimde uzun süredir biriken, yapmak istediğim bir şeyi, cesaretle hayata geçirmenin verdiği tarif edilemez bir hafiflik ve mutluluk hissetmiştim. Fakat dürüst olmak gerekirse, Poly’nin bu kadar çok sevileceğini ve bu denli büyüyeceğini hiç tahmin etmemiştim. Planlayarak değil, sadece içimden gelen o saf dürtüyü takip ederek üretmiştim.
• Seni en çok etkileyen geri dönüş ne oldu?
- Bundan üç yıl önce, sanatçı ve küratör olan sevgili arkadaşım Elçin Sümer ile telefon konuşmamızda, henüz tanışmamıza rağmen, “Bu işi kalbinle yaptığını görebiliyorum” demesi benim için çok kıymetli. Bir profesyonelin formun arkasındaki o kalbi ve ruhu görebilmesi beni derinden etkilemişti.
• Oğlun Kuzey’e verdiği bu fikri için teşekkür ediyor musun?
- Hem de her fırsatta! Gerçi o henüz tam olarak farkında değil. Ama ona büyüdüğünde dönüp bakabileceği, hayat boyu taşıyacağı böyle bir anı bırakabildiğim için kendimi çok mutlu hissediyorum.

• İktisadi ve idari bilimler okumanın özel bir sebebi var mı?
- Benim çocukluk hayalim hep güzel sanatlar veya moda tasarımı gibi yaratıcı alanlarda eğitim almaktı. Ama bizim dönemimizde, şimdilerde çocuklarımıza yaptığımız gibi, “Sen ne istiyorsun, yeteneğin ne yönde?” diye soran bir rehberlik anlayışı pek yoktu. “İyi bir okulda oku, yabancı dilin olsun, üniversite sınavında aldığın puan nereye yetiyorsa oraya yerleşirsin” mantığı hakimdi. Üniversiteye girdiğim yıl, finansal iflas yaşadık. Kazandığım bölümü öğrendiğimde oturup ağladığımı hatırlıyorum; ama kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek ve farklı bir şehirde tek başıma okuyabilmek için o yola çıkmak mecburiyetindeydim. Fakat şimdi dönüp baktığımda “İyi ki de gitmişim” diyorum; tüm zorluğuna rağmen çok renkli ve bana çok şey katan bir üniversite hayatı geçirdim.
• Bu arada biz, hemşeriyiz. İki Adanalı... Nasıl bir çocukluktu seninki?
- Geriye dönüp baktığımda; biraz erken gelen bir yasla sarmalanmış, biraz dünyayı ve adaletsizliğini anlamaya çalışarak, ama en çok da kendi içime çekilip hayaller kurarak geçen bir çocukluk diyebilirim.
• Anneni kaybettiğinde kaç yaşındaydın?
- Henüz 17 günlük bir bebekmişim, ağabeyim ise 5 yaşındaymış.
• Annesiz büyümek seni nasıl etkiledi?
- Bu eksikliğin bir insanın tüm yaşamını nasıl şekillendirdiğini anlatmak gerçekten çok zor. Ancak bugün beni ayakta tutan, pes etmeyen mücadeleci yapımı ve içimdeki çocuğu dinleyen hayalperest yönümü tamamen bu yaraya bağlıyorum.
• Anne olmak, anneni daha iyi anlamanı sağladı mı?
- Annemi rasyonel olarak anlama kısmına henüz geçebildiğimi sanmıyorum. Fakat “anne” olduğum an, dünyada aslında ne kadar büyük, ne kadar telafisiz bir kayıp yaşadığımı ilk kez hücrelerime kadar hissettim. Bu yüzden oğlumla geçirebildiğim her ana şükrediyorum.

• Sence hayatındaki dönüm noktası neydi?
- Sanırım 23 yaşındayken, cebimde sadece cesaretimle, İstanbul’da tek bir tanıdığım bile olmadan oraya taşınma kararı almamdı. O karar, hayatımın tüm akışını ve karakterimi yeniden inşa etti.
• Sanata yönelmeye ne zaman karar verdin?
- Aslında bu bilinçli bir karar değildi. İstanbul’da yaşarken kurumsal hayatın ve şehrin temposundan ruhsal olarak çok bunaldığım bir dönemdi; yaklaşık 10 yıl öncesinden bahsediyorum. Kendi kendime evde ufak denemeler, araştırmalar yapmaya başladım; boyalarla, tuvallerle tanıştım. Sonrasında gece gündüz demeden teknikler üzerine okuyup araştırdıkça, içimdeki o yaratım arzusunun boyutu ve malzemesi değişti, kabına sığmaz oldu. Ve tutkum haline geldi.
• Peki kendini “sanatçı” olarak tanımlıyor musun?
- “Sanatçı” benim dünyamda çok büyük ve iddialı bir kelime. Kendimi herhangi bir tanımla sınırlamak yerine; zihnimdeki dünyayı formlar aracılığıyla stilize eden, oradaki neşeyi somutlaştırmaya çalışan samimi bir “düş gezgini” olarak tanımlamayı daha gerçekçi buluyorum.
• Hiç sanat eğitimi almamış olmak seni zorladı mı? Yoksa özgürleştirdi mi?
- İlk başlarda kendimi bu konuda çok hırpaladım, çok yargıladım. “Akademik olarak bilmediğin, kurallarını koymadığın bir alanda, sadece içindeki o yoğun dürtüye güvenerek nasıl bu kadar cesur olabilirsin?” diye kendimle çok savaştım. Sonra bir an geldi ve kendi önümden çekilmeyi öğrendim. Bu işi, hayatımın tam merkezine koyup, adanmışlıkla ve disiplinle çalışmanın, akademik kalıpların ötesinde bir özgürlük getirdiğini çok sonradan keşfettim.
• Kim sanatçıdır? Kim buna karar verir?
- Hayal gücü, özgünlüğü ve en önemlisi cesaretiyle, dünyaya kendi perspektifinden meydan okuyan, yaratıcı bir irade sergileyen, kavramsal bir derinlikle eser üreten tüm özgün ruhlar, bence sanatçıdır. Buna karar verecek olan kurumlar veya otoriteler değil; o eserin ruhuyla bağ kuran toplum olabilir diye düşünüyorum.

• Senin hayal dünyan çok güçlü. Bu dünyayı besleyen şey ne?
- İçimdeki o hiç büyümeyen, büyütmediğim çocuk. Küçüklüğümden beri masalsı, fantastik bir algı dünyam var. Periler, olağanüstü güçler, konuşan hayvanlar ve bitkiler benim için hep çok gerçekti. Hala gökyüzüne baktığımda bulutları şekillere benzetir eğlenirim, çocuk animasyonları ve çizgi filmleri büyük bir keyifle izlerim, işin garip yanı bunlara gerçekten inanıyorum.
• Çocukluğunun bunda payı var mı?
- Kesinlikle çok büyük bir payı var. O dönemki yalnızlığımda, kendi gerçekliğimi katlanabilir kılmak için hayal kurmaktan ve dua etmekten başka şansım yoktu. Zamanla bu kaçış ve sığınma hali, benim için köklü bir düşünme alışkanlığına ve üretim pratiğine dönüştü.
• İnsanlar eserlerine baktığında ne hissetsin istiyorsun?
- Bu gezegenin acıları ve sertliği bazen kalbimi çok acıtıyor; dünyadaki bazı gerçekleri izlemeye, görmeye dayanamıyorum. Ve bu yabancılaşma hissinde yalnız olmadığımı da çok iyi biliyorum. Bu yüzden insanlar Poly’lere baktıklarında, o karanlığın ortasında bir anlığına da olsa gülümsesinler, içlerindeki o bozulmamış, saf çocuğu hatırlasınlar istiyorum.
• Mutluluk senin için neden bu kadar önemli bir tema...
- Çok varoluşsal bir yerden bakıyorum aslında: “Madem bir şekilde, tüm bu zorlukların ortasında bu dünyaya fırlatılmışız; bari geçip giden bu sürede mutlu olmayı seçeyim, birçok şeyi olumlu tarafından göreyim” diyorum. Bu bir nevi hayata karşı duruş biçimim.
• Üretirken nasıl biri oluyorsun? Mükemmeliyetçi misin?
- Üretim sürecinde dışarıdan göründüğüm kadar sakin olmuyorum maalesef; oldukça stresli, gergin ve kaygılı birine dönüşüyorum. Hatta, bazen atölyede çamurun başına geçip, o ilk adımı atamadığım anlar oluyor. Maalesef mükemmeliyetçiliğim var ve bunun övünülecek bir özellik değil, insanı bloke eden bir rahatsızlık olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden, bu katılığı kırmak adına heykellerimin bitişlerini bilerek biraz kusurlu bırakmak hoşuma gidiyor.

• Başarı, seni değiştirdi mi? Hiç “Oldum” dediğin bir an yaşadın mı?
- Eğer dışarıdan bakıldığında başarılı ve güçlü görünüyorsam ne mutlu bana... Ancak iç dünyamdaki o kronik yetersizlik duygusu yüzünden “Ben artık oldum” diyebileceğim bir anı yaşayabileceğimi hiç sanmıyorum. Fakat bu durum sanılanın aksine bana büyük bir avantaj sağlıyor; beni hep diri tutuyor ve sürekli gelişmek, öğrenmek zorunda hissettiriyor.
• Türkiye’de bağımsız bir sanatçı olmak zor mu?
- Evet, sistemin içinde bağımsız kalabilmek gerçekten çok yıpratıcı. Çünkü sadece atölyeye kapanıp üretim yapma lüksünüz yok. Tek başınıza koca bir şirketin lojistik, finans, pazarlama ve halkla ilişkiler departmanı gibi çalışmak zorundasınız. Sanatın o büyüleyici üretim aşamasından ziyade, ticari süreci beni her şeyden çok yoruyor. Profesyonel biriyle çalışmam gerekiyor.
• Sanatın Türkiye’de hak ettiği değeri gördüğünü düşünüyor musun?
- Hayır. Fakat madalyonun diğer yüzünde, son yıllarda sanata karşı çok ciddi, dinamik bir merak ve uyanış var. Muazzam yetenekli genç sanatçılar yetişiyor. Eğer doğru zamanda, doğru küratöryel yapılarla ve doğru mekanlarda bir araya gelinebilirse, bu değerin katlanarak artacağına eminim.
• Kendini mutlu bir kadın olarak görüyor musun?
- Özellikle son bir yıldır bu sorunun cevabı benim için çok net bir evet. Kendimle barışmayı; sahip olduklarımdan da, hayatın benden esirgediklerinden de razı olup o dengede kalabilmeyi öğrendim.
• Hayatındaki en büyük “keşke” ne?
- Bunu bugüne kadar yüksek sesle hiç dile getirmedim ama... Keşke annemi bir kez olsun görebilseydim.

• Bugünkü aklın olsa, neyi farklı yapardın?
- O dönem, kendi ayaklarımın üzerinde bir an önce durabilme dürtüsü ve kaygısı çok ağır bastığı için istemediğim bir okulda zaman kaybetmezdim; doğrudan tutkumun peşinden giderdim. Ama o günün şartlarında o kararı vermek zorundaydım.
• Çocukluğundaki Pınar, bugünkü Pınar’ı görse ne derdi?
- Gözlerinin içi parlayarak bakar ve omzuma dokunup, “Aynen böyle devam et” derdi.



HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.