
Gazeteci Nimet Kıraç Adana Otogarını yazdı: "Çalışarak yoksullaşanların, yaşlanmalarına rağmen dinlenemeyenlerin durağı"
Gazeteci Nimet Kıraç, Ramazan’ın ilk gününde kaleme aldığı yazısında Adana Merkez Otogarı’nı; iltica bekleyenlerden geçim derdindeki esnafa, evsizlerden göç hayali kuran gençlere kadar pek çok insanın kesiştiği bir mekân olarak anlattı.
Gazeteci Nimet Kıraç, Ramazan’ın ilk gününde izlenimlerini aktardığı yazısında Adana Merkez Otogarı’nı Türkiye’nin toplumsal ve ekonomik tablosunun bir yansıması olarak ele aldı. D-400 Karayolu üzerinde bulunan ve 1992 yılında hizmete açılan otogar, Kıraç’ın anlatımında yalnızca bir ulaşım noktası değil; umutların, bekleyişlerin ve geçim mücadelesinin mekânı olarak öne çıktı.

Kıraç, kaleme aldığı yazısında şu ifadelere yer verdi:
"Tabelası egzoz dumanının arasından seçilen Adana Merkez Otogarı’na herhangi bir güvenlik kontrolünden geçmeden giriyoruz. Burası, Türkiye’nin genel ahvalinin aynası, biraz da kendine has bir evren. Ramazan’ın ilk günü; ilk oruç yeni açılacak. D-400 karayolu üzerinde yer alan otogarın camlarla çevrili bekleme salonunda ikili sandalyelere uzanmış, başına kapüşonunu çekmiş ve yüzünü kapatmış çok sayıda erkek yatıyor. Yaşlıca bir adamsa, kucağında gri polar bir battaniyeyle oturuyor ve peronlara doğru uzun uzun bakıyor.
Başlamasını beklediği yolculuk 15 yıldır askıda. Kendisine “Mr. M.T.” diyen 75 yaşındaki adam, akıcıya yakın Türkçe konuşuyor. Aslen Tahranlı, ancak cebinden çıkardığı yıpranmış kimlik kartında “vatansız sığınmacı” yazıyor. “2011’den beri bu salonda bekliyorum” diyor. Hayalindeki istikamet, Amerika Birleşik Devletleri; bu hayal, 1979’da İran İslam Devrimi gerçekleştiğinde aklına düşmüş.

Önce Karaman’a, sonra Adana’ya gönderilmiş
“Ben Şah Pehlevi İranı’nın vatandaşıydım” diye vurguluyor. Bölgesel cimnastik şampiyonu olduğunu, devrimden sonra seyyar satıcılık yaptığını anlatıyor. İslami yönetimin gelmesinden sonra casusluk suçlamasıyla 10 yıl hapis yattığını, sonrasında da istihbaratın peşini bırakmadığını söylüyor. İran’da konsolosluk işlemleri yürüten İsviçre Büyükelçiliği’ne gidip oradan ülkeden çıkışını ve Amerika’ya iltica başvurusunu kolaylaştıracak bir yazı aldığını anlatıyor.
2003’te geldiği İstanbul’da sekiz yıl boyunca Birleşmiş Milletler’e başvurusunu iletmeye çalıştığını, bu sürenin tamamında Avrupa yakasında, Boğaz’da küçük bir balıkçı teknesinde yaşadığını söylüyor. Daha sonra Karaman’a yönlendirildiğini, oradaki otobüs terminalinde yaşarken epey üşüdüğünü ve bir zaman sonra Adana’ya gönderildiğini anlatıyor. İltica mücadelesini 2011’den bu yana Adana Otogarı’ndaki bu sandalyeden yürütüyor.
Anlattıklarını doğrulamak mümkün değil ancak otogardaki hemen herkes yıllardır bu salonda yaşadığını biliyor. Hikâyesini anlatırken bir adam bekleme salonuna girip kendisine folyoya sarılmış bir miktar yemek bırakıyor. İçinde birkaç kaşık pembe renkli pilav, patates kızartması ve birkaç parça tavuk şiş var. Bay M.T., ısrarla yemeğini bizimle paylaşmak istiyor.
Üzerinde ince bir mont, ayağında çorapsız giydiği spor ayakkabılar ve koltuğunun altında içinde bardak, tıraş bıçağı ve sabun bulunan şişkin bir sırt çantası var. Duygu geçişleri keskin: Türkiye’deyken yaşadığı bir rahatsızlık sebebiyle sağ gözünün kör olduğunu söylerken gülümsüyor ama konu iltica sürecine gelince hiddetleniyor. “En son 13 Aralık 2025’te Ankara’ya gittim… Başvurumu Amerikan dilinde ve Farsça yazdım, kutuya attım” diyor. Yıllar içinde defalarca başvuru yaptığını ancak cevap alamadığını söylüyor: “Kalabalık ailelere yardım ediyorlar ama benim gibi tek bir adama neden yardım etmiyorlar?”
Bekleme salonundan çıktığımızda ismini vermek istemeyen Diyarbakırlı bir hamal bize takılıyor ve bizi otogarda kısa bir tura çıkarıyor. “Burada şu yatar, burada bu yatar. Geceleri bazen buraya evsiz kalmış kadınlar da gelir” diyor. Arka tarafta kumar oynandığını anlatıyor. 37 yaşındaki hamalın annesi ve beş yeğenine bakmak için hem otogarda hamallık yaptığını hem de bir cıvata fabrikasında çalıştığını öğreniyoruz. Turumuz esnasında bir yük arabası üzerine siyah kalemle yazılmış bir yazı dikkat çekiyor: “Haramilerin saltanatını yıkacağız.”
Akşam vakti tabelalar otogarın beyaz ışığı altında rengarenk bir arka plan oluşturuyor. İnsanların artık sıklıkla internetten bilet aldıkları bir çağda yolcu başına para aldıkları için zorlanan simsarlar, “İstanbul, Edirne, Ankara, Antalya” diye bağırarak kalkacak seferlere yolcu arıyor. Hamile bir kedi oradan oraya koşturuyor, ekru renkli koca bir köpek peron kenarındaki çimenlere devrilmiş uyuyor. 1992’de hizmete açılmış otogarın paralel platformlarına dizilmiş peronlar hareketli. Bir platformda siyah poşetlere koyulmuş pet şişelerde ev yapımı şalgam ve simit satılıyor, diğerindeyse küçük bir çocuk “Adana usulü tantuni” tablasının başında ciğer kavuruyor.
12 yaşındaki Furkan sabahları okula gidiyor, akşamlarıysa babasıyla beraber tantuni tablasını işletmek için otogarda çalışıyor. Futbolcu olmak istiyor ama bunu nasıl yapabileceğine dair henüz bir fikri yok. Furkan’ın babası İbrahim Akyüz, dedesinin 1975’te Mardin’den Adana’ya sanayide çalışmak için geldiğini anlatıyor. “2010’larda alt sınıf, orta sınıf, üst sınıf vardı, ama şu an orta sınıf yok” diyerek ülkedeki ekonomik tabloyu özetliyor. Son yıllarda otogara gelen yolcuların neredeyse tamamının çalışmaya gittiklerini, çok azının tatile çıktığını söylüyor. “Eskiden bu otogar neşeli bir yerdi, kimse kimseye karışmazdı. Şimdi iş olmayınca insanlar birbirine çöküyor, sürekli kavga çıkıyor, gençler uyuşturucuya yöneliyorlar” diyor.
Kastamonu seferini bekleyen 24 yaşındaki Almanca öğretmeni Elif Sude Kararmaz ile konuşuyoruz. Bir kursta verdiği ders başına 200 lira aldığını, öğrencilerinin büyük çoğunluğunun Almanya’ya gitmek üzere hazırlandığını ama gidenlerin de orada mutlu olmadığını anlatıyor. “Ekonomik sorunlar çok fazla. Akşamları dışarı çıkmamaya çalışıyorum” diyor. Mühendis olan kardeşinin de Almanya’ya göçme sürecinde olduğunu ekliyor.
48 yıldır otogarda simsarlık yapan 71 yaşındaki Erol Şahin, aldığı maaşın 21 bin 800, kirasının ise 18 bin lira olduğunu söylüyor. “71 yaşında zorunlu olarak buraya geliyorum. Emekli maaşım ancak kirayı karşılıyor. Çocuklarım bana nereye kadar yardım edecek. Baba olarak çocuğumu arayıp para istemek çok ağırıma gidiyor” diyor. Sonra birden arkasını dönüyor ve yolcu toplamak için bankolara yöneliyor.
‘Yoldayım ama hayatım pek bir yere gitmiyor’
Bir yanda altı aylık zorunlu askeri görevini yapmak için Tokat’a gidecek olan gencin asker uğurlaması var. Yaklaşık on yıldır muavinlik yapan bir çalışan, “Yolda olmasına yoldayım, ama hayatım pek bir yere gitmiyor” diyor. Ayda belki birkaç gün izin yapıp geri kalan tüm günler düzgün bir uyku uyumadan çalışsa da, bu kazançla aile evinden nasıl çıkıp kendi hayatını kurabileceğini bilmediğini söylüyor.
“Bak’ele” diyor çaycı Mehmet Yağmur arkadan. Bir gözünü maytap kazasında kaybetmiş; 61 yaşında, 52 yıldır otogarda çalışıyor. “Hayatın acımasızlığı devam ediyor, biz de çalışmak zorundayız” diyor. O da, zamanla ilişkiler gibi otogarın da üzücü bir hale geldiği yönünde bir kanıya sahip. “Hırsızı burada, hapçısı burada, evden kovulanı burada…” Ve bir de alacakaranlığı andıran bu ekonomide masraflarını karşılamayan ve burada yaşayanlar var.
68 yaşındaki Mustafa Bey üç yıldır otogarda yaşıyor. Gün içinde çay karşılığında kahvehanede çalışıyor, akşamları rüzgar almayan bir sandalye bulup uyuyor. “En çok yatakta yatmayı özlüyorum” diyor yüzünde yorgun bir ifadeyle. 13 yaşındayken çalışmaya gidip yıllarca kaldığı İstanbul anılarına tutunduğunu söylüyor. Aldığı 6 bin küsur liralık yaşlılık maaşı var. Gidecek hiçbir yeri yok. Bu yaştan sonra çalışabileceğine dair bir umudu da. 70 yaşına gelip darülacezeye müracaat etmeyi bekliyor.
Gece yarısını geçerken seferler seyrekleşiyor. Son otobüslerden biri ağır ağır perondan çıkıyor. Motor sesi yükseliyor, sonra karanlığa karışıyor. Otogarın ışıkları sönmüyor çünkü burada hayat gündüz kadar gece de yaşanıyor. Burası yalnızca şehirlerarası bir geçiş noktası değil: Çalışarak yoksullaşanların, yaşlanmalarına rağmen dinlenemeyenlerin ve geleceğe dair beklentilerini tüketenlerin durağı."



HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.