İslamcılığın Sağcılaşmaya Evrilmesi
Amerika, bu topraklarda asla; huzurlu, güçlü, zengin bir halk ve devlet istemez. Nitekim İsrail'in en sadık dostu, ABD büyükelçisi utanmadan bizim için "monarşiden" bile övgüyle söz etti . Bize biçilen, layık görülen model Ortadoğulu olma, o ülkelere benzer yönetim tarzıydı, hedeflerinde ve gönüllerinde.
Eğer Amerika'dan onay almak, icazet almak Allah'ın rızasının önüne geçerse bu en büyük felakettir. Türkiye siyaseti maalesef bu tarzından hiç vazgeçemedi. Asıl hayal kırıklığı ve kırılma, islam inancı takipçilerinin önemli bir kısmının bu aşağılamayı besleyen, sağcılığa evrilen dönüşümleridir.
Sağcılaşma sendromu Türkiye’nin islamcılarının asıl felaketidir. Bu durum asıl orijinal mesajın terk edilmesi, üç otuz paraya dünyanın tercih edilmesidir.
"İslamcılığın en büyük tehlikesi sağcılaşmaktır."
Nedir bu sağcılaşma?
Sağcılık ya da sağ siyaset, toplumsal düzenin, geleneklerin, hiyerarşinin ve otoritenin önemini vurgulayan, belirli toplumsal tabakalaşmaları kaçınılmaz, doğal ya da arzu edilir gören siyasi ideolojiler bütünüdür. Bu yaklaşım genellikle muhafazakârlık, doğal/keyfi hukuk, mülkiyet, din ve gelenek gibi unsurları temel alır.
Aslında bu süreç 1960'lı yıllarda Amerika'nın SSCB ve komünizmle rekabeti ve mücadelesinin Türkiye ayağı secilmesi ile başladı. O dönemin CIA Türkiye sorumlusu Ruzi Nazar; bir taraftan Komünizmle mücadele dernekleri, bir taraftan siyasal parti, örgüt, gazete, dergi faaliyetlerini organize ediyor ve fonluyordu. O zamanlar muhafazakar camia da Ruzi Nazar ve Amerikanın özel ilgilerine mazhar olmuştu. Sol ve sol değerler İslamcı kesimin en önemli düşmanı haline getirilmişti.
Islamcılığın sağcılaşmaya evrilmesi, kaynaklardan hızla uzaklaşması, her kademede deformasyondur. Bu tespit ve eleştiri modern dönemde İslam - din - siyaset ilişkisi üzerine yapılan tartışmaların merkezinde yer alan önemli bir eleştiridir.
Bu tespitle aslında şu risklere dikkat çekiliyor:
- Devleti kutsallaştırmak,
- Gücü hakikatin önüne koymak,
- Dini; adalet, merhamet ve ahlâk yerine otoriteyi koruma aracına dönüştürmek,
- "Bizden olan - olmayan” ayrımı üretmek,
- Eleştiriyi düşmanlık saymak,
- Özgürlükleri güvenlik adına bastırmak.
Tarih boyunca dinin özündeki ahlaki ve vicdani mesaj ile siyasal iktidarın refleksleri arasında gerilim yaşanmıştır. Çünkü iktidar çoğu zaman: Kesin itaati, merkezî gücü, düzeni, kontrolü önceler.
Oysa İslam’ın temelinde sadece düzen değil; aynı zamanda adalet, emanet, istişare, kul hakkı, merhamet ve zulme karşı durmak vardır.
Kur’an’da Firavun modeli eleştirilirken, sorun sadece inkâr değildir; aynı zamanda "kibir, güç tekelleşmesi, baskı ve insanların ayrıştırılmasıdır". Bu nedenle bir hareket dini söylem taşısa bile:
▪️︎ Adaletten uzaklaşıyorsa,
▪️︎ Eleştiriyi susturuyorsa,
▪️︎ Liyakati terk ediyorsa,
▪️︎ Yoksulluğu ve yolsuzluğu normalleştiriyorsa,
▪️︎ Farklı düşünenleri hainleştiriyorsa,
orada ciddi bir ahlaki kırılma başlamış demektir.
Burada “sağcılaşma” kavramını sadece klasik parti siyaseti anlamında değil; güç merkezli, otoriter, güvenlikçi ve hiyerarşik bir zihniyet olarak okumak gerekir.
Ülkemizde başını Prof Necmettin Erbakan'ın çektiği bir ekip; D8, faizsiz ekonomik sistem, islami ortak para birimi, ortak askeri pakt, motor üretimi, savunma sanayi üretim ve yazılımları gibi konularda ciddi arayışlar ve çabalar içinde olmuştu. Ama üzülerek söylemeliyiz ki bugün bunların yerini NATO, ABD stratejik işbirliği, Avrupa Birliği vs almış.
İslamın kuruluş dönemlerindeki İslam toplumunu; adil, güçlü, müreffeh, eğitimli, gelişmiş bir seviyeye taşıma gayretleri sanki kesintiye uğramış gibi.
İslam’ın ilk dönemindeki birçok örnek bize şunu gösterir:
Hz. Muhammed’in (sav) Medine’de kurduğu toplumsal yapı; kabile üstünlüğünü kırmaya, istişareyi geliştirmeye, üretim, ticaret ve sosyal yaşamda yüksek islâm ahlakını hakim kılmaya, yetimi, köleyi, kadını, mağduru, yoksulu korumaya, eğitimli bireylerin sayısını arttırmaya yönelmişti.
Hz.Muhammed AS'ın yaklaşımında devlet kutsal değil, adalet kutsaldır.
Nitekim şu söz çok çarpıcıdır:
“Devlet küfür ile yaşar, zulüm ile yaşayamaz.”
Yani mesele sadece “dindar bir iktidar” değildir; asıl mesele adil bir toplum üretebilmektir.
Öte yandan şunu da eklemek gerekir:
Her muhafazakârlık baskıcılık değildir; her devlet vurgusu da otoriterlik anlamına gelmez. Devletin tamamen değersiz görülmesi de kaosa yol açabilir. Adil yönetimle, devletin varlığı şarttır.
Sorun; devletin hukukla, adaletle donatılması yerine, kutsallaştırılmasıdır. Bu kutsallaştırma genellikle bir kişinin, bir ailenin veya dar bir grubun kazandığı, milyonların kaybettiği bir düzendir.
Sonuçta bir hareket:
Merkeze hakkı mı koyuyor, yoksa gücü mü? Asıl belirleyici soru budur.
Çünkü din, iktidarın aparatı hâline geldiğinde vicdan zayıflar; vicdan zayıfladığında ise geriye sadece sloganlar kalır.
Halkımız herşeyin en iyisine layıktır. Türk halkı fiilen, gelişen bir toplum olarak, ileri standartta demokrasi, hukuk, zenginlik ve adil bölüşüm istiyor. İnsana, çevreye, farklılığa saygı istyor. Kimsenin icazeti, yönlendirmesi bize lazım değil. Bu millet feraset ve basireti ile en doğruyu seçebilecek kapasiteye sahiptir.
Bu ülkeden ne Lübnan olur ne de Güney Kore. Hele hele Körfez monarşisi bize asla örnek olamaz.


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.