1. YAZARLAR

  2. Vedat Kahyalar

  3. Mekke Savunma İttifakı: Türkiye Kimin Güvenliği İçin Savaşacak?
Vedat Kahyalar

Vedat Kahyalar

Mekke Savunma İttifakı: Türkiye Kimin Güvenliği İçin Savaşacak?

A+A-

"Asıl mesele, kiminle ittifak kurduğumuz değil; bu ittifakın kimin çıkarlarına hizmet edeceği ve bedelini kimin ödeyeceğidir."

Ortadoğu yeni bir güvenlik düzenine doğru ilerlerken Türkiye'nin önünde son derece önemli bir soru duruyor: Suudi Arabistan ve Pakistan'la kurulması gündeme gelen savunma iş birliği, bölgeye barış mı getirecek, yoksa Türkiye'yi yeni bir savaşın tarafı mı hâline getirecek?

Bu soruyu sormak, ittifaka peşinen karşı çıkmak değildir. Tam tersine, ülkesinin geleceğini düşünen herkesin sorması gereken temel bir sorudur.

Çünkü her ittifak, onu oluşturan ülkelerin ortak çıkarlarına hizmet etmek zorunda değildir. Bazen aynı masaya oturan ülkelerin hedefleri birbirinden farklı olabilir. Önemli olan, bu farklılıkların Türkiye'nin bağımsızlığını ve güvenliğini nasıl etkileyeceğidir.

--İsrail'in güvenliği, Türkiye'nin önceliği olabilir mi?

İsrail'in eski iç istihbarat başkanı Ami Ayalon'un 2012 yılında dile getirdiği, Türkiye'nin öncülüğünde Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün'ü kapsayabilecek bir "SÜNNİ İTTİFAK " fikri, bugün yeniden değerlendirilmesi gereken tarihî bir örnektir.

Ayalon'un ortaya koyduğu yaklaşımın temelinde İran'ın bölgesel etkisini dengelemek ve İsrail'in güvenliğini güçlendirmek gibi hedefler bulunuyordu. Bu yaklaşım, İsrail'in bölgesel güvenlik anlayışında Müslüman ülkeler arasındaki iş birliğine nasıl baktığını göstermesi bakımından önemlidir.

Aradan yıllar geçti. Bugün Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki savunma iş birliği tartışmaları, ister istemez o dönemdeki stratejik düşünceleri hatırlatıyor.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Geçmişte ortaya atılan bir stratejik öneri ile bugünkü bir ittifak arasında benzerlik bulunması, ikincisinin mutlaka birincinin devamı olduğunu kanıtlamaz. Bunun için anlaşmanın hükümlerini, tarafların açıklamalarını ve uygulamalarını incelemek gerekir.

Yine de şu soru sorulmalıdır: İran'ı dengeleme gerekçesiyle kurulacak bir güvenlik yapısı, zamanla İsrail'in bölgesel üstünlüğünü koruyan bir araca dönüşebilir mi?

Türkiye bu ihtimali görmezden gelemez.

-- Suudi Arabistan'la ittifakın sınırları ne olacak?

Suudi Arabistan, İslam dünyasının en önemli ülkelerinden biridir. Mekke ve Medine'ye ev sahipliği yapması, ona yalnızca siyasi değil, tarihî ve manevi bir sorumluluk da yüklemektedir.

Ancak bir ülkenin İslam dünyasındaki konumu, onun bütün politikalarının sorgulanamaz olduğu anlamına gelmez.

Suudi Arabistan'ın İsrail'le ilişkileri, Filistin meselesindeki tutumu ve ABD ile yürüttüğü güvenlik iş birliği, Türkiye açısından dikkatle değerlendirilmelidir. İsrail'e yardım edildiği yönündeki iddialar da siyasi söylemlerle değil, doğrulanabilir bilgilerle ele alınmalıdır.

ABD Başkanı Donald Trump'a atfedilen, Suudi Arabistan'ın ABD'nin Ortadoğu'daki en önemli dayanaklarından biri olduğu veya İsrail'e önemli katkılar sağladığı yönündeki açıklamalar, özgün kayıtları ve bağlamları üzerinden incelenmelidir. Bu sözler doğrulanmadan kesin hükümlere dayanak yapılmamalıdır.

Bununla birlikte, ortada cevap bekleyen meşru bir soru vardır: Türkiye'nin askerî gücü, Suudi Arabistan'ın hangi güvenlik ihtiyaçları için kullanılacaktır? Bu ihtiyaçlar Türkiye'nin çıkarlarıyla örtüşüyor mu? Yoksa Türkiye, başka ülkelerin bölgesel hesaplarının bir parçası hâline mi gelebilir?

İttifakın gerçek niteliğini belirleyecek olan, imza törenleri ve siyasi söylemler değil, bu soruların cevaplarıdır.

--Yemen'e uzanan bir savaşın bedelini kim ödeyecek?

Türkiye'nin Suudi Arabistan'la savunma iş birliği yapması, kendiliğinden Yemen'de savaşa katılacağı anlamına gelmez. Böyle bir ihtimal varsa, bunun anlaşmadaki hukuki dayanağı ve siyasi koşulları açıkça ortaya konulmalıdır.

Çünkü Yemen, yalnızca bölgesel güçlerin hesaplaştığı bir coğrafya değildir. Yıllardır savaşın, yoksulluğun ve insani krizin ağır yükünü taşıyan milyonlarca insanın yaşadığı bir ülkedir.

Türkiye'nin herhangi bir askerî müdahaleye katılması hâlinde şu soruların cevabı verilmelidir:

* Türkiye'nin doğrudan ve hayati bir güvenlik tehdidi var mı?

* Asker gönderilmesini gerektiren açık ve bağlayıcı bir hukuki yükümlülük bulunuyor mu?

* Müdahalenin amacı savunma mı, yoksa başka bir ülkenin bölgesel hedeflerini gerçekleştirmek mi?

* Savaşın genişlemesi ve sivillerin zarar görmesi ihtimali nasıl değerlendiriliyor?

* Diplomatik yollar tüketilmiş mi?

Bu sorular cevaplanmadan verilecek kararlar, Türkiye'yi önceden hesaplanmamış sonuçlarla karşı karşıya bırakabilir.

Ortadoğu'da yeni bir cepheleşmenin ortaya çıkması, yalnızca çatışan ülkeleri değil, bütün bölgeyi etkiler. İran'la Suudi Arabistan arasındaki gerilimin büyümesi, enerji güvenliğinden ticarete, göçten Türkiye'nin sınır güvenliğine kadar pek çok alanda ağır sonuçlar doğurabilir.

Türkiye'nin görevi, başkalarının savaşlarını üstlenmek değil, kendi güvenliğini korurken savaş ihtimalini azaltmaktır.

-- Filistin meselesi yine geri plana mı itilecek?

Bütün bu tartışmaların merkezinde Filistin meselesi de bulunmalıdır.

Gazze'de yaşanan yıkım, sivillerin uğradığı kayıplar ve Filistin halkının bağımsızlık mücadelesi ortadayken, Ortadoğu'da kurulacak yeni güvenlik düzeninin bu meseleyi nasıl ele alacağı hayati önem taşıyor.

İsrail'in güvenliği sürekli gündemde tutulurken Filistinlilerin güvenliği, özgürlüğü ve siyasi hakları ikinci plana itiliyorsa, ortaya adil bir bölgesel düzen çıkması mümkün değildir.

Türkiye'nin dış politikası yalnızca devletler arasındaki güç dengelerine göre şekillenemez. Uluslararası hukuk, sivillerin korunması ve halkların kendi geleceğini belirleme hakkı da bu politikanın temel unsurları olmalıdır.

Bir ittifakın Müslüman ülkeler arasında kurulması, onun otomatik olarak Müslüman halkların çıkarlarına hizmet ettiği anlamına gelmez. Aynı şekilde, Batılı bir ülkenin bu ittifakı desteklemesi de tek başına onun başka bir devletin projesi olduğunu kanıtlamaz.

Belirleyici olan, ittifakın ne yaptığı ve hangi sonuçları doğurduğudur.

--Türkiye'nin bağımsızlığı pazarlık konusu yapılamaz

Türkiye, Suudi Arabistan'la da Pakistan'la da diğer bölge ülkeleriyle de iş birliği yapabilir. Savunma alanında ortaklıklar geliştirmek, istihbarat paylaşımında bulunmak ve bölgesel istikrarı desteklemek elbette mümkündür.

Ancak iş birliği ile bağımlılık arasındaki çizgi korunmalıdır.

Türkiye, kendi güvenlik önceliklerini belirleyebilen, gerektiğinde müttefiklerine itiraz edebilen ve hiçbir ülkenin çıkarını kendi ulusal çıkarlarının önüne koymayan bir dış politika izlemelidir.

Bu nedenle savunma anlaşmalarının tam metni kamuoyunun ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin denetimine açık olmalı; asker gönderme, ortak operasyon yürütme ve çatışmalara katılma konularındaki yükümlülükler netleştirilmelidir.

Milletvekillerinin sorumluluğu da burada başlar. Önlerine gelen bir anlaşmayı yalnızca siyasi aidiyetleri doğrultusunda değil, Türkiye'ye sağlayacağı faydalar ve doğurabileceği riskler üzerinden değerlendirmelidirler.

Bir kararı desteklemek, gelecekteki bütün sonuçların hukuki sorumluluğunu otomatik olarak doğurmaz. Ancak öngörülebilir tehlikeleri görmezden gelerek karar vermek, ciddi bir siyasi ve ahlaki sorumluluk yaratabilir.

--Yeni bir cephe değil, adil bir barış düzeni

Ortadoğu'nun ihtiyacı, Müslüman ülkelerin birbirine karşı yeni cephelere ayrılması değildir. İhtiyaç; bağımsızlık, karşılıklı güven, ekonomik kalkınma, diplomasi ve adalet temelinde kurulacak bir bölgesel düzendir.

Ami Ayalon'un yıllar önce dile getirdiği İSRAİL ÖNCELİKLİ stratejik yaklaşım, bugünkü gelişmeleri sorgulamak için önemli bir tarihî referans sunmaktadır. Fakat bugünkü ittifakın aynı stratejinin devamı olduğu iddiası, ancak somut belgelerle kanıtlanabilir.

Türkiye'nin önünde duran asıl mesele de budur: Kendi güvenliğini güçlendiren bir iş birliğinin tarafı mı olacak, yoksa başka güçlerin hesaplaşmasında kullanılabilecek bir konuma mı sürüklenecek?

Bu sorunun cevabı, ittifakın adında değil; hükümlerinde, uygulamalarında ve sonuçlarında saklıdır.

"Türkiye, hiçbir ülkenin düşmanlığını körüklemek zorunda değildir; fakat hiçbir ülkenin çıkarları uğruna kendi bağımsız karar hakkından da vazgeçmemelidir."

Çünkü dış politikada en önemli ölçü şudur: Bir ittifakın kimlerle kurulduğundan önce, kimin güvenliğini sağladığına, hangi bedeli kime ödettiğine ve bölge halklarına nasıl bir gelecek hazırladığına bakılmalıdır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.