
Mustafa Attaroğlu yazdı; "Suudi Arabistan ve Husiler arasındaki mücadele ve Mekke Savunma Anlaşması"
Mustafa Attaroğlu, Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki mücadeleyi ele aldığı köşe yazısında, “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” kapsamında Türkiye ve Pakistan’ın olası askerî rollerini ve Türkiye’nin karar sürecinin hukuki boyutunu değerlendirdi.
Suudi Arabistan’ın askerî imkânlarına rağmen Husilere karşı neden kesin bir sonuç elde edemediği sorusundan yola çıkan Mustafa Attaroğlu, Yemen’deki çatışmaların seyrini ve bölgedeki güvenlik arayışlarını kaleme aldı. Attaroğlu, “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nın Türkiye ve Pakistan açısından doğurabileceği yükümlülükleri incelerken, olası bir askerî desteğin hangi koşullarda gündeme gelebileceğini ve Türk askerinin yurt dışına gönderilmesinde izlenmesi gereken anayasal süreci ele aldı.
Attaroğlu, yazısında şu ifadelere yer verdi:
"Yemen ordusunun ilk kez kuzeydeki Husi isyanını bastırmak amacıyla 3 Kasım 2009 tarihinde başlattığı "Yakıp Yıkma Operasyonu’’ sonrasında tırmanan gerilim doğrudan Suudi Arabistan topraklarına sıçramasıyla uluslararası bir boyut kazanmış ve çatışmalar, günümüze kadar gelmitir. Yemende resmi ismi Ensarullah olan ve bizlerin Husiler olarak bildiğimiz dini ve siyasi hareket, adını kurucususu olan Hüseyin Bedreddin el-Husi'den almıştır.
Taraflar arasında süren mücadelede de Suudi Arabistan’ın onca askerî imkânlarına ragmen, Husilere karşı kesin bir sonuç elde edememesi merak konusu olmaktadır. Aslında bu soru modern savaşın temel sorularından birini gündeme getirmektedir. Bir ordunun gücünün belirlenmesinde savunma bütçesi, savaş uçakları ve füze sistemleri ön plana çıksa da istihbarat, komuta birliği, personelin motivasyonu ve ulaşılabilir siyasi hedefler olmadan teknolojik üstünlük tek başına yeterli olmadığı anlaşılmaktadır.
Suudi Arabistan’ın yüksek silah satın alma kapasitesi de yerli savunma sanayisinin bağımsızlığıyla karıştırılmamalıdır. SIPRI (Silah ve Silahsızlaşma konusunda araştırma yapan ve Stockholm şehrinde bulun bağımsız uluslararası enistitü) verilerine göre Suudi Arabistan , 2020–2024 döneminde dünyanın dördüncü büyük silah ithalatçısıydı ve silah ithalatının yüzde 74’ünü ABD’den gerçekleştiriyordu. . Bu tablo gelişmiş envantere erişimi göstermekte olup ancak operasyonel başarıyı kendiliğinden garanti etmemektedir. . Hafızlarda yer etmesi için 2025 yılında Suudi Arabistan savunma bütçesi yaklaşık olarak 75 milyar dolar iken bizim harcamalarımız ise yaklaşık olarak 30 milyar dolar civarındaydı.
Bu güne kadar Suudi Arabistan kuvvetlerinin, Yemende Husilere karşı yaptığı operasyonlarında istihbarat, gözetleme ve keşif kapasitesi ile elde edilen bilgilerin kullanılmasında eksiklikleri bulunduğu ve bu eksikliklerin ciddi zaafiyetler doğurduğu belirtilmektedir. Özellikle hedeflerin doğru zamanda tespit edilememesi, gelişmiş silahların etkisini sınırlayıp onları önemsiz hale getirebilmektedir.
Mücadelede diğer taraf olan Husiler ise güçlü ve asimetrik direniş göstermektedir. Husiler, dağlık ve engebeli Yemen coğrafyasına son derece hakimdir. Klasik ordu düzenine karşı gerilla taktikleri (asimetrik savaş) uygulayarak Suudi liderliğindeki koalisyonun modern silah ve hava üstünlüğünü etkisiz hale getirmektedirler.
Husiler zaman içinde (İran'ın desteğiyle) geliştirdikleri yerli üretim veya dış kaynaklı İHA (insansız hava aracı) ve balistik füze kapasitesiyle Suudi Arabistan'ın sınır bölgelerini ve stratejik tesislerini hedef almakta ve böylece savaşı Suudi topraklarına taşıyarak Riyad'ı mali ve psikolojik olarak yıpratmaya başlamıştır. Yemenlilerin güçlü direnişi ve mücadelelerinin meşru olduğuna yönelik inançları, yerli askeri ve savunma sanayisine dayanarak kendi silahlarını üretmeleri, sahada inisiyatif ve taktik yaratıcılık göstermeleri ve Yemen halkının Ensarullah'a yani Husilere verdiği destekte mücadelenin en önemli belirleyici unsurlarından biri olmuştur.
Çatışmaların devam etmesi Suudi Arabistan'a büyük bir ekonomik yük getirmiş, uluslararası alanda insan hakları eleştirilerine yol açmış ve Riyad yönetimini yıpranmaya başlamıştır. Bu durum, Suudi Arabistan'ın askeri baskı yerine siyasi müzakerelere ve ateşkes arayışlarına yönelmesine neden olmuştur Suudi Arabistan'ın zor bir durumda olduğunu ve savaştan çıkmak için Arap ve Arap olmayan ülkelerden destek aramaya başlamıştır. Bu konuda en güvendiği ABD bu taleplerine olumlu cevap vermemiştir.
Çatışmalar devam ederken Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında 07.08.2026 tarihinde ‘’Mekke Ortak Savunma Anlaşması’’ imzalanmıştır. Mekke Ortak Savunma Anlaşması stratejik bir güvenlik ve savunma paktı imzalandıktan sonra Türkiye ve Pakistan, gerekli hukuki ve siyasi koşullar oluştuğunda Suudi Arabistan’ın savunmasına askerî destek verebilirmi sorusunu akla getirmektedir.
Elbette taraflar arasındaki imzalanan ortak savunma taahhüdü, Yemen’deki bütün çatışmalara otomatik katılım veya mutlaka kara birlikleri gönderilmesi şeklinde yorumlanamaz. Yardım yükümlülüğünün kapsamı ile bu yükümlülüğün hangi araçlarla yerine getirileceği ayrı meselelerdir.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığının 7 Ağustos 2026 tarihli açıklaması, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de Ortak Savunma Anlaşması imzaladığını doğrulamaktadır. Açıklamaya göre taraflardan birine yönelen silahlı saldırı, üçünün tamamına yönelmiş kabul edilmektedir.
Dışişleri Bakanlığının 31 Ağustos 2026 tarihli ortak açıklaması da üç ülkenin dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanlarının İstanbul’da toplandığını; iş birliğinin kurumsallaştırılması ve Suudi Arabistan’da bir sekretarya kurulması üzerinde uzlaşıldığını bildirmektedir.
Aynı metin, gerilimin azaltılmasını ve krizlerin barışçıl çözümünü de vurgulamaktadır.
Bununla birlikte burada incelenen resmî açıklamalar, anlaşmanın tam metni değildir.
Yürürlüğe giriş, onay, yardımın türü, karar usulü ve uygulama protokollerinin bütün hükümleri bu açıklamalardan belirlenememektedir. Dolayısıyla hangi olayda kaç asker gönderileceği veya belirli bir harekâtın zorunlu olup olmadığı hakkında kesin hüküm kurulamaz.
TÜRKİYE AÇISINDAN ANAYASAL KARAR SÜRECİ
Türkiye açısından anayasal karar sürecine bakıldığında Anayasa’nın 92. maddesi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesinde TBMM’nin izin yetkisini düzenler; Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası andlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği hâlleri istisna tutar. Bu nedenle her görevlendirmede mutlaka yeni tezkere gerektiği söylenemeyeceği gibi, Mekke Anlaşması’nın varlığının tek başına her türlü harekât için yeterli olduğu da ileri sürülemez.
Somut görev için anlaşmanın yürürlük durumu, bağlayıcı hükümleri, görevin bu hükümlerce gerçekten gerektirilip gerektirilmediği ve mevcut yetkilendirmeler birlikte incelenmelidir. İstisnanın kapsamına girmeyen yurt dışı asker gönderme işlemlerinde TBMM izni gerekir. Anayasa’nın 90. maddesindeki andlaşmaların onaylanması ve yürürlüğe konulmasına ilişkin kurallar da ayrıca dikkate alınmalıdır.
PAKİSTAN AÇISINDAN BAKILDIĞINDA
Pakistan bakımından da taahhüdün yerine getirilme biçimi, yetkili ulusal makamların kararları ve anlaşmanın uygulama hükümleriyle somutlaşacaktır. Reuters’ın 19 Eylül 2026 tarihli haberinde Türkiye’nin Suudi Arabistan’ın teknik askerî ihtiyaçlarını karşılamaya hazır olduğunu açıkladığını ve Pakistan’ın ise o aşamada anlaşma kapsamında askerî karşılık görüşmesi yapılmadığını belirttiği aktarılmaktadır.
Bu açıklamalar, muharip birlik gönderme kararı alındığını göstermemektedir. Muhtemel destek biçimleri; diplomatik girişimler, eğitim, lojistik ve teknik yardım, istihbarat paylaşımı, hava savunma desteği veya doğrudan muharip görevler olabilir. Bunlar olası senaryolardır; alınmış kararlar olarak sunulmamalıdır. Silah ve teknik destek verilmesi de her durumda doğrudan çatışmaya taraf olmakla özdeş değildir; personelin ve sistemlerin fiilî görevi belirleyicidir.
Tarafların sınırlı savunma desteği ile diplomatik girişimlerin birlikte yürütülmesinin, doğrudan ve geniş kapsamlı kara müdahalesine göre daha düşük tırmanma riski taşıdığıdır. Türkiye ve Pakistan’ın katkısı belirli kapasite açıklarını azaltabilir; fakat Yemen’de yerel meşruiyet, arazi kontrolü ve siyasi çözüm sorunlarını kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Sonuç olarak Türkiye ve Pakistan’ın askerî olarak dâhil olması mümkündür, fakat anlaşmaya taraf olmaları, savaşa otomatik ve sınırsız katılım anlamına gelmez. Belirleyici unsurlar saldırının niteliği, Suudi Arabistan’ın yardım talebi, anlaşmanın bağlayıcı kapsamı, uluslararası hukuka uygunluk ve ulusal karar süreçleridir."



HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.