
Ömer Genç yazdı: “Tekkeye mürit aramıyoruz” tercihinin analizi
Ömer Genç, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Biz tekkeye mürit aramıyoruz” sözünden hareketle AK Parti’nin kadro tercihlerini; ahlak, maneviyat, liyakat ve dava bilinci açısından değerlendirdi.
AK Parti Adana İl Yönetim Kurulu’nda görev yapmış, parti içinde çeşitli dönemlerde sorumluluklar üstlenmiş Ömer Genç, kaleme aldığı yazıda siyasi hareketlerin yalnızca seçim başarısıyla değil, yetiştirdiği kadroların ahlaki niteliği ve temsil ettiği değerlerle de değerlendirilmesi gerektiğini savundu. Genç, AK Parti’nin kuruluş dönemindeki “dava hareketi” anlayışı ile sonraki yıllardaki kadro tercihleri arasındaki ilişkiyi ele aldı.
İşte o yazı:
Önce Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın, siyasi kadroların niteliğine ilişkin tartışmalarda sıkça gündeme gelen o sözünü hatırlayalım:
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Hindistan ziyareti dönüşünde uçakta gazetecilerin sorularını cevaplandırırken, AK Parti’yi destekleyen yazarlar arasındaki tartışmalara değinmiş ve şu ifadeleri kullanmıştı:
“İslamcı olanlar atılıyor, İslamcı olmayanlar getiriliyor” deniliyor. Bir siyasi partinin çalışmalarında, İslamcı olmak ya da olmamak şeklinde bir ayrım yapmak zaten yanlış. Biz tekkeye mürit aramıyoruz ki. Peki, bu açıklamanın yapıldığı dönemden bugüne nasıl bir mesafe katettik? Söz konusu tercihlerin siyasi hareketin kadrolarına, ahlaki yapısına ve toplumsal karşılığına ne gibi etkileri oldu?
Şimdi bu sorular etrafında bir değerlendirme yapalım.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Biz tekkeye mürit aramıyoruz” açıklamasını yaptığı dönemden bu yana, AK Parti’nin insan kaynağına, kadro tercihlerine ve bu tercihlerin tabandaki yansımalarına ilişkin tartışmalar, Türk siyasetinin önemli gündem maddelerinden biri olmuştur.
Parti kadrolarının ahlaki ve manevi bakımdan aşındığı, hareketin kurucu değerlerinden uzaklaştığı yönündeki eleştiriler yalnızca muhalefet çevrelerinden gelmemektedir. AK Parti bünyesinde yer almış bazı entelektüeller, eski kurucular ve muhafazakâr tabanın çeşitli kesimleri de benzer kaygılarını dile getirmektedir.
Bu tabloyu siyaset bilimi ve sosyoloji perspektifinden değerlendirdiğimizde, üzerinde durulması gereken bazı temel hususlar ortaya çıkmaktadır.
Geniş Kitle Partisi Olmanın Yan Etkileri
Siyasi literatürde “geniş kitle partileri”, farklı toplumsal kesimleri aynı siyasi çatı altında buluşturmayı hedefler.
Bir siyasi hareket, ideolojik bakımdan daha dar ve birbirine benzer bir çekirdek kadroyla yol aldığında, mensuplarının fikrî bağlılığını, ahlaki tutarlılığını ve ortak değerlerini muhafaza etmesi nispeten daha kolay olabilir.
Ancak AK Parti gibi yirmi yılı aşkın süredir iktidarda bulunan, geniş toplumsal kesimlere hitap eden büyük bir siyasi hareketin insan kaynağı zamanla kaçınılmaz olarak çeşitlenir.
Bu çeşitlenme, beraberinde farklı niyet ve beklentileri de getirir. Harekete yalnızca dava şuuru ve hizmet düşüncesiyle katılanların yanında; güç, makam, statü, bürokratik imkânlar ve ekonomik ilişkiler ağı elde etmeyi önceleyen çevreler de yer bulabilir.
Asıl mesele, farklı kesimleri bir araya getirmek değil; bu genişliği korurken hareketin ahlaki ve fikrî omurgasını muhafaza edebilmektir.
Zira bir siyasi hareketin büyümesi, kendi değerlerinden uzaklaşması pahasına gerçekleşiyorsa, nicelikteki artış zamanla nitelikteki kayba dönüşebilir.
“Tekkeye Mürit Aramıyoruz” Anlayışının Pratik Sonuçları
Erdoğan’ın “Biz tekkeye mürit aramıyoruz” sözüyle ortaya koyduğu yaklaşım, bir siyasi partide görev alacak kişilerin belirli bir dinî veya ideolojik aidiyete sahip olmasını şart koşmama düşüncesine dayanmaktadır.
Bu yaklaşım, teorik olarak ideolojik daralmayı önlemeyi ve farklı kesimlerden insanlarla birlikte çalışabilmeyi amaçlayan kapsayıcı bir anlayış olarak değerlendirilebilir.
Ancak burada önemli bir ayrım vardır:
Bir siyasi kadrodan tekke müridi olması beklenmeyebilir; fakat o kadronun ahlaki sorumluluk, dürüstlük, adalet, liyakat ve şahsiyet bakımından güçlü olması beklenmelidir.
Mesele, bir insanın belirli bir tarikata mensup olup olmaması değildir. Mesele, hangi dünya görüşüne sahip olursa olsun, üstlendiği görevi hangi ahlaki ölçülerle yerine getirdiğidir.
Ne var ki manevi ve ahlaki hassasiyetlerin kadro seçimlerinde yeterince gözetilmemesi, zamanla farklı bir anlayışın yerleşmesine zemin hazırlayabilir. Liyakat ve şahsiyetin önüne güce sadakat, ilkesel duruşun önüne pragmatizm geçtiğinde, siyasi hareketin kendi tabanıyla arasındaki güven bağı da zedelenmeye başlar.
Nitekim tabanda dile getirilen kaygıların önemli bir kısmı da bu noktada yoğunlaşmaktadır:
Davamızın ahlaki üstünlüğünü ve samimiyetini kaybediyor muyuz?
Bu soru, basit bir siyasi memnuniyetsizlikten ibaret değildir. Aynı zamanda hareketin kuruluşunda öne çıkarılan değerlerle bugünkü uygulamalar arasındaki mesafeye ilişkin bir sorgulamadır.
Zenginleşme, Güç ve Yozlaşma Eleştirileri
Son yıllarda muhafazakâr çevrelerden gelen eleştirilerin önemli bir bölümü, siyasi gücün beraberinde getirdiği imkânların nasıl kullanıldığı üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Bu eleştirileri üç başlık altında toplamak mümkündür:
• Lüks ve şatafat
Hareketin ilk yıllarında öne çıkan mütevazı halk hareketi imajının yerini, zaman zaman lüks araç konvoylarına, gösterişli organizasyonlara ve halkın gündelik hayatından uzaklaşmış bir yaşam tarzına bıraktığı ileri sürülmektedir.
Buradaki temel mesele, imkân sahibi olmak değil; imkân karşısında ölçüyü, tevazuyu ve topluma karşı sorumluluk bilincini koruyabilmektir.
• İltimas ve nepotizm
Kamu görevlerinde ve siyasi kadrolarda liyakat yerine akrabalık, hemşerilik ve kişisel çıkar ilişkilerinin öne çıktığı yönündeki eleştiriler, güven duygusunu zedeleyen önemli sorunlardan biri olarak görülmektedir.
Devlet hizmetinde esas olan, kişinin kimin yakını olduğu değil; işin ehli olup olmadığı, adalete bağlılığı ve kendisine emanet edilen sorumluluğu taşıyabilecek niteliklere sahip bulunup bulunmadığıdır.
• Maneviyatın araçsallaştırılması
Dinî ve manevi değerlerin, insanın hayatını düzenleyen ahlaki ilkeler olmaktan çıkarılarak siyasi desteği pekiştiren bir söylem unsuruna dönüştürülmesi de eleştirilerin merkezinde yer almaktadır.
Oysa maneviyat, yalnızca sözde ve görünürde kalan bir aidiyet değildir. İnsanın kazancına, makamına, ilişkilerine, adalet anlayışına ve başkalarının hakkına gösterdiği hassasiyete yansıdığı ölçüde anlam kazanır.
Maneviyatın gerçek ölçüsü, insanın ne söylediğinden önce, sahip olduğu imkânları nasıl kullandığında ve gücü eline geçirdiğinde nasıl davrandığında aranmalıdır.
Özeleştiri, “Metal Yorgunluğu” ve “Ömer’ler” Arayışı
Dikkat çekici olan husus, kadroların niteliğine ve hareketin kendi değerlerinden uzaklaşma ihtimaline ilişkin kaygıların zaman zaman bizzat parti yönetiminin açıklamalarında da karşılık bulmasıdır.
Erdoğan’ın geçmiş yıllarda dile getirdiği “metal yorgunluğu” kavramı, teşkilatlarda yenilenme ihtiyacına işaret eden açıklamaları ve Hz. Ömer’in adaletini hatırlatan “Ömer’ler arıyoruz” çağrıları, bu çerçevede değerlendirilebilir.
Gönül belediyeciliği vurgusu da hizmetin yalnızca teknik başarıdan ibaret olmadığını; insanla kurulan ilişkinin, samimiyetin ve toplumsal sorumluluğun önemini hatırlatan bir yaklaşım olarak öne çıkmıştır.
Bütün bunlar, siyasi hareketlerin zaman içerisinde kadrolarını ve uygulamalarını gözden geçirme ihtiyacını ortaya koymaktadır.
Ancak eleştirileri dile getirenler açısından asıl mesele, bu çağrıların yapılmış olması değil, ne ölçüde hayata geçirildiğidir. Eğer yenilenme çağrıları kalıcı bir kadro anlayışına, etkili bir denetime ve somut uygulamalara dönüşmüyorsa, sorunların yalnızca söylem düzeyinde ele alındığı kanaati güçlenebilir.
Dolayısıyla esas ihtiyaç, yalnızca yeni isimler bulmak değil; doğru insanları doğru görevlere getiren, hatalı uygulamaları düzelten ve ahlaki sorumluluğu kurumsal bir ölçü hâline getiren bir anlayışı yerleştirmektir.
────────
SONUÇ: BİR DAVANIN GÜCÜ, KADROLARININ AHLAKIYLA DA ÖLÇÜLÜR
Bütün bu değerlendirmeler bizi temel bir soruya götürmektedir:
Bir siyasi hareket, yalnızca iktidarı elde etmeyi ve muhafaza etmeyi mi hedeflemelidir; yoksa temsil ettiğini söylediği değerleri kadrolarının şahsında yaşatmayı da asli bir sorumluluk olarak mı görmelidir?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Biz tekkeye mürit aramıyoruz” sözü, siyasi kadroların belirli bir dinî aidiyet üzerinden sınırlandırılmaması gerektiği düşüncesiyle açıklanabilir. Ancak bu yaklaşımın, ahlaki ve manevi hassasiyetlerin kadro seçimlerinde önemsiz görülmesi şeklinde yorumlanması, bambaşka sonuçlar doğurabilir.
Tekkeye mürit aramamak başka, ahlakı ve maneviyatı kadro tercihinde önemsiz görmek başkadır.
Bir siyasi hareketin mensuplarından belirli bir tekkeye veya tarikata bağlılık beklenmeyebilir. Fakat dürüstlük, adalet, liyakat, emanete riayet, tevazu ve şahsiyet gibi değerleri taşıyan insanlara öncelik verilmesi beklenir.
Zira mesele, insanları yalnızca bir inanç veya aidiyet kalıbına sokmak değildir. Mesele, üstlenilen sorumluluğun hakkını verebilecek, gücü şahsi menfaatine alet etmeyecek, makamı bir imtiyaz değil emanet olarak görecek şahsiyetleri yetiştirmek ve görevlendirmektir.
Bu noktada, Alperenler gibi fikrî, ahlaki ve manevi bakımdan yetişmiş kadroların önemini özellikle vurgulamak gerekir. Burada esas alınması gereken, yalnızca bir isim veya gelenek değil; inandığı değerleri hayatına taşıyan, gerektiğinde nefsine karşı durabilen, adaletten ayrılmayan ve hizmet şuurunu şahsi menfaatinin önünde tutan insan modelidir.
Bu sebeple, mesleki yeterliliği ve liyakati bulunsa dahi ahlaki sorumluluk duygusu zayıf, manevi hassasiyetleri yetersiz ve şahsi menfaatini önceleyen kişilerin önemli görevlere getirilmesi ciddi biçimde sorgulanmalıdır.
Çünkü liyakat, yalnızca bir işi yapabilmek değil; o işi doğru, adil ve emanet bilinciyle yapabilecek şahsiyete de sahip olmaktır.
Tarihimiz de bize bu konuda önemli dersler sunmaktadır. Bir topluluğu güçlü bir siyasi yapıya, bir beyliği devlete ve bir devleti uzun ömürlü bir medeniyete dönüştüren unsur yalnızca askerî kudret değildir. Teşkilatlanma kabiliyeti, adalet anlayışı, ahlaki disiplin, inanç ve ortak bir ideal etrafında kenetlenme de bu yükselişte belirleyici olmuştur.
Nitekim Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu ve yükselişini yalnızca savaşçı bir güce bağlamak, tarihî gerçekliği eksik okumak olur. Askerî kudretin yanında yönetim anlayışı, toplumsal yapı, kurumsallaşma ve ahlaki değerler de dikkate alınmalıdır.
AK Parti de yola çıkarken kendisini yalnızca bir siyasi parti olarak değil, aynı zamanda bir dava hareketi olarak tanımlamıştır. Nitekim partinin 26 Mart 2022 tarihli açıklamasında şu ifadeler yer almaktadır:
“Biz sadece bir parti değil, bir dava hareketiyiz. Yeniden büyük Türkiye idealine inanmış, yeni hakkaniyetli bir dünya kurmak için azmetmiş bir topluluğuz.”
Öyleyse bir dava hareketi olmanın gereği, yalnızca büyük hedefler ortaya koymak değildir. O hedeflere hangi insanlarla, hangi ahlaki ölçülerle ve hangi yöntemlerle yüründüğü de en az hedefin kendisi kadar önemlidir.
Hiçbir doğru dava yanlış adamlarla kazanılamaz…
“Önce ahlak ve maneviyat” ilkesi, yalnızca bir slogan değil, kadro yetiştirme ve yönetim anlayışının temel ölçüsü olmalıdır.
Bu ilkeden uzaklaşmanın bedeli, yalnızca siyasi başarıda yaşanabilecek bir gerileme değildir. Asıl kayıp, insanın güvenini, hareketin samimiyetini ve temsil edilen değerlerin toplum nezdindeki itibarını yitirmesidir.
Hülasa;
Sayın Cumhurbaşkanımızın “Tekkeye mürit aramıyoruz” sözüyle ortaya koyduğu tercihin, geçen yıllar içerisinde nasıl sonuçlar doğurduğu bugün yeniden değerlendirilmelidir.
Burada mesele, sözün kendisinden ziyade, bu sözün kadro politikalarına nasıl yansıdığı ve uygulamada hangi ölçülerin esas alındığıdır.
Şayet bir dava hareketi, zamanla kendi ahlaki ve manevi ölçülerini geri plana iterse, iktidarını korusa bile kuruluşunda iddia ettiği idealden uzaklaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.
Çünkü siyasi hareketleri yalnızca seçim sonuçlarıyla değerlendirmek yeterli değildir. Onların asıl başarısı; yetiştirdikleri insanlarda, korudukları değerlerde ve topluma bıraktıkları ahlaki mirasta da aranmalıdır.
Unutulmamalıdır ki her tercihin bir neticesi vardır. Kadrolar konusunda yapılan tercihler de zaman içerisinde kendi sonuçlarını doğurur.
Ve maalesef, “Önce ahlak ve maneviyat” ilkesinden uzaklaşmanın faturası ağır olmuş; bu faturanın etkileri bugün de hissedilmeye devam etmektedir…



HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.