1. YAZARLAR

  2. Yaşar Erkmen

  3. “DELİ GİBİ SEVMEK RUHUMUZDA VAR”
Yaşar Erkmen

Yaşar Erkmen

“DELİ GİBİ SEVMEK RUHUMUZDA VAR”

A+A-

Sosyal medyada “Arap Bir Gazetecinin Sözleri” başlığıyla bir metin paylaşılıyor. Kim bu Arap gazeteci, bilen yok ama yazdıkları oldukça sarsıcı. Çok sayıda örnek verilen uzunca yazının giriş bölümü yazıyı özetliyor: 

“Siz Osmanlı’nın 400 yıl bizi yönettiğini söylüyorsunuz, ama biz sizi çocuklarınıza verdiğiniz isimlerden, cenazenizi nasıl defnedeceğinize, düğünlerinize ve selamlaşmanıza kadar 1400 yıllık masallarımızla yönetiyoruz zaten."

Arap gazetecinin söyledikleri hoşumuza gitmese de çok doğru ve yerinde tespitler.  

Böylesine verimli ve değerli bir coğrafyada yokluk ve yoksulluğa mahkûm edilirken kültürümüz de hallaç pamuğu gibi atılmış ve unutturulmuş. Tarihi, milattan önceye uzanan imparatorluklar kurmuş bir milletin son hâline bakın! 250 yıllık bir geçmişe dayanan ABD dünyayı yönetiyor, bizi de maşa olarak kullanıyor. Osmanlı’nın yaptığı gibi, ele geçirdiğin yerlere bir vali atayıp vergiye bağlamakla oraya sahip olamıyorsun. Olsan olsan işgalci oluyorsun. Bir yerin kültürünü, yaşam biçimini değiştirmek bir yana, o kültürün etkisi altına giriyorsan kendi kültürünü ve kültür politikanı sorgulaman gerekir.

Analarımız, babalarımız yerde Arapça yazılı bir kâğıt parçası görse -ne yazdığına bakmadan, baksa da anlamadığından- onu kutsal görüyor ve öpüp başına koyuyor. Gelenek ve göreneklerimizin yanı sıra dilimizi de koruyamamış, başka dillere hayranlık duymuşuz. Kültürün taşıyıcısı dildir. Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Türkçem benim ses bayrağım” dizesiyle dilin bir ulusun bağımsızlık, kimlik ve onur sembolü olduğunu ifade eder. “Türk Einstein” olarak bilinen Oktay Sinanoğlu, “Bir milleti ayakta tutan dildir. Dil giderse millet gider.” demiştir. 

Aynı coğrafyada, aynı yüzyılda yaşamış iki büyük şairden Mevlânâ (1207-1273) eserlerinde Farsçayı kullanırken Yunus Emre (1240-1320) Türkçe yazmıştır. O yüzden Yunus Emre’nin şiirleri daha çok anlaşılmış ve daha çok sevilmiştir:
“Bir garip ölmüş diyeler         
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin”
Bu dizeleri kentlisi de köylüsü de okumuşu da cahili de anlar.
Baştan sona Farsça yazılmış Mevlana’nın Mesnevi’si ise şu beyitle başlar:
“Bişnev ez ney çün hikâyet mîküned 
Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned”

Anladıysam arap olayım, dediğinizi duyar gibiyim. Benim gibi Farsça bilmeyenler hiçbir şey anlamadığı için Türkçesine bakalım da anlamış olalım:

“Dinle, bu ney neler hikâyet eder 
Ayrılıklardan nasıl şikâyet eder”

Türkler, Anadolu’ya geldiğinden beri Arap ve Fars (İran) kültürüyle bir türlü baş edemedi. Tanzimat’a (1839) kadar Doğu kültürünün, Tanzimat’tan sonra da Batı kültürünün etkisi altına girdi. Dolayısıyla kültürümüz tam bir çorbaya döndü. Osmanlı döneminde dilimizdeki sözcüklerin yaklaşık %62'si Arapça, %21'i Farsça, %13'ü Türkçe ve %4'ü de Batı dillerindendi.

Bu içler acısı durum, dil devrimi (1932) sayesinde, günümüzde tersine dönmüştür ama önlem alınmazsa Arapça ve Farsçanın yerini bu kez de Batı dilleri alacaktır. 
Bir ülkeyi yok etmenin yollarından biri de içten çökertmek; kültürünü, ortak değerlerini yok etmektir. Bu yöntemlerin başında kültür erozyonu, gençliğin ilgisini çeken yaşam biçimi ve yeni akımlar gelir. İkinci ve en etkili yolu ise dindir.  

Güney Afrikalı Anglikan Başpiskoposu ve 1984’te Nobel Barış Ödülü verilen Desmond Tutu’nun sözleri bu konuya güzel bir örnektir: 

“Misyonerler Afrika’ya geldiğinde bizim topraklarımız, onların İncilleri vardı. Dua edelim dediler. Gözlerimizi kapattık. Açtığımızda, bizim İncilimiz, onların toprakları vardı.”

Müzikte de durum vahim! Bir Arap ya da Batı müziği hayranlığı almış başını gitmiş; güzelim türkülerimize, şarkılarımıza ilgi gösterilmez olmuş.

1950'lerden sonra köylerden kentlere göç eden, gecekondularda tutunmaya çalışan kitlelerin duygularını yansıtan, onların arayışından ve ruh hâlinden beslenen bir müzik furyası başlamış. Arap müziği formlarından, makamlarından ve ezgisel yapısından esinlenildiği için bu müzik türüne arabesk müzik denilmiştir. Karamsarlık, kadercilik, yalnızlık, yoksulluk, mutsuz ve derbeder aşklar, arabesk müziğin ana temaları olmuştur. Yani bol miktarda acı ve gözyaşı ile karılmıştır. 

Ayı, yavrusunu severken öldürürmüş. Biz de toplum olarak her şeyde ölçüyü kaçırıyor, vur deyince öldürüyoruz. Bu davranışımızın gerekçesini, Arabeskin Babası Müslüm Gürses bir şarkısıyla ne de güzel açıklamış: 

“Deli gibi sevmek ruhumuzda var!”

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.