KELİMELER DE İNSANLAR GİBİDİR; UNUTULUNCA SESSİZCE GİDERLER
Münhezim, tınaz, kösnü, bitap, bikes.
Bir zamanlar cümlelerimizin içinde yaşayan beş kelime, şimdi hafızamızın kapısını çalıyor.
Akşamüstüydü.
Adana'nın sıcaklığı yavaş yavaş çekiliyor, Seyhan'ın üzerinde günün son ışıkları ağır ağır eriyordu. Eski bir gazetenin sararmış sayfalarını karıştıran yaşlı adam, bir kelimenin üzerinde durdu.
"Münhezim"
Kelimeyi birkaç kez sessizce okudu.
Sonra gözlüğünü çıkardı, gözlerini ovuşturdu.
"Biz bu kelimeleri ne zaman kaybettik?" diye mırıldandı.
Karşısında oturan torunu, telefonundan başını kaldırdı.
— Dede, ne demek o?
Yaşlı adam gülümsedi.
— İşte mesele de bu ya.
Gazeteyi masanın üzerine bıraktı.
— Bir kelimeyi bilmiyorsan yalnızca bir kelimeyi kaybetmiş olmazsın. Onun taşıdığı hikâyeyi, duyguyu, zamanı da kaybedersin.
Torunu merakla gazeteye eğildi.
Münhezim: Yenilmiş, bozguna uğramış.
Yaşlı adam anlatmaya başladı:
— Eskiden "Yenildi" derlerdi ama "Münhezim oldu" da derlerdi.
Kelimenin içinde yalnızca yenilgi yoktur; ağır bir bozgundan çıkmışlığın hüznü vardır.
Sonra başka bir kelimenin altını çizdi:
Tınaz.
— Bu ne dede?
— Harman zamanı görmen gerekirdi. Buğdaylar toplanır, emekler bir araya gelir, tınaz olurdu. Bir yığın değil yalnızca. Bir yılın alın teriydi.
Torunu sustu.
Yaşlı adamın sesi biraz daha uzaklardan geliyordu sanki.
— Biz kelimeleri yalnız konuşurken kullanmazdık evlat. Onlarla hayatı tarif ederdik.
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra üçüncü kelimeye geldi:
Kösnü.
Torunu kaşlarını kaldırdı.
— Bu biraz tuhafmış.
Yaşlı adam güldü.
— Tuhaf değil. İnsan kadar eski. Kösnü; insanın içindeki güçlü arzu, istek, tutku demek. Her kelimenin bir geçmişi vardır. Bazısı aklı anlatır, bazısı kalbi, bazısı da insanın içindeki ateşi.
Dördüncü kelimeye geldiğinde sesi değişti:
Bitab.
— Bu kelimeyi eskiler çok kullanırdı, dedi. "Bitab düştü" derlerdi. Yorgunluktan, güçsüzlükten tükenmiş insan için.
Pencerenin önüne baktı.
— Şimdi "Çok yoruldum" diyoruz. Eskiden insanın yorgunluğunun da ayrı bir kelimesi vardı.
Son kelime ise masada uzun süre öylece kaldı:
Bikes.
Yaşlı adam kelimeye baktı.
Bu kez gülümsemedi.
— Bikes, Kimsesiz, yalnız, dayanacak kimsesi olmayan.
Torunu, dedesinin yüzündeki hüznü fark etti.
— Dede, sen bikes misin?
Yaşlı adam başını kaldırdı.
— İnsan bazen kalabalığın içinde de bikes olur evlat.
Bu kez torunu cevap vermedi.
Yaşlı adam eski gazeteyi kapattı.
— Bak, dedi. Kelimeler de insanlar gibidir. Onları kullanmazsan yaşlanırlar. Hatırlamazsan kaybolurlar. Bir gün bir çocuk çıkar, "Bu ne demek?" diye sorar. İşte o zaman anlarsın ki yalnız kelimeyi değil, kelimenin dünyasını da unutmuşuz.
Dışarıda akşam iyice çökmüştü.
Seyhan'ın ışıkları yanmaya başlamıştı.
Yaşlı adam gazeteyi torununa uzattı.
— Al bunu.
— Ne yapacağım?
— Oku.
— Hepsini mi?
— Hepsini. Çünkü dil, yalnızca konuşmak için değildir. Dil, geçmişle bugün arasında kurulmuş en uzun köprüdür.
Torunu gazeteyi aldı.
Bir kez daha kelimelere baktı:
Münhezim,
Tınaz,
Kösnü,
Bitab,
Bikes,
Beş eski kelime.
Beş küçük kapı.
Her birinin ardında unutulmaya yüz tutmuş kocaman bir Türkçe vardı.
O gece çocuk telefonuna yeni kelimeler yazmadı.
Dedesiyle birlikte eski sözlükleri açtı.
Çünkü bazen bir dili korumak için büyük nutuklara gerek yoktur.
Bir kelimeyi hatırlamak yeter.
Belki de Türkçe, tam da böyle kurtulacaktır:
Unuttuğumuz kelimeleri yeniden hatırlayarak.


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.