1 Mayıs Vesilesiyle İşçi Sınıfı Üzerine Notlar
İşçi sınıfımız başta olmak üzere tüm emekçi sınıfların birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs kutlu olsun. Dünyanın görünümü değiştiği gibi işçi sınıfının bileşimi ve kompozisyonu da değişiyor. Bir dönem işçi sınıfına veda diyen akımlar modaydı. İşçi sınıfının son derece dar ve hiç de gerçekçi olmayan bir tanımına bağlı kalan bu akımlar işçi sınıfının sosyolojik değişimini yanlış okudukları gibi siyasal kapasitesinin de sona erdiğini söylüyorlardı. İşçi sınıfı modern bir sınıf olarak sahneye çıktığı günden bu yana durağan bir sınıf olmamıştı. Sermaye nasıl sürekli bir hareket ve devinim halinde idiyse işçi sınıfı da bu hareketin bir parçasıydı. Çünkü herşeyden önce sermaye bir ilişki biçimiydi ve bu ilişkinin karşı kutbunda 'iktisadi bir zorunluluk altında emekgücünden başka satacak hiçbir şeyleri olmayanlar' vardı. Bu topluluğa işçi sınıfı diyoruz.
Dolayısıyla işçi sınıfını yalnızca kol gücünden ve mavi yakalılardan ibaret saymak büyük bir yanılsamadır. Yukarıdaki tanımda bize ait olmayıp Marx'ındır. Bu tanıma sadık kalarak baktığımızda işçi sınıfı dünyanın birçok yerinde çalışanların çoğunluğunu oluşturur. Tanımdaki en dikkat çekici öğe 'iktisadi zorunluluk' vurgusudur. Ancak iktisadi bir zorunluluk altında hergün emekgücünü satmak zorunda olanlar işçi sınıfının bir parçasını oluşturur. Bu tanım üretim aracı sahibi olmadığı halde çok yüksek maaşlar alan ve dolayısıyla ciddi bir sermaye birikimi edinmiş olan, sermaye ile ilişkisinde artık sermaye ideolojisini içselleştirerek dünyaya onun gözüyle bakan, ve üretim sürecinde sermaye adına yetkiler kullanan yönetici bir azınlığı dışarıda bırakır. Şirket CEO'ları, üst düzey yöneticileri işçi sınıfının dışında kalır.
Kapitalizmin örgütlenme tarzı bu katmanı sermayeye içermiştir. İlk önce azımsanmayacak kadar yüksek maaş ve primler alırlar. Aldıkları maaş ve primler üretim aracı sahibi sermayenin birçoğundan daha yüksektir. Bir kısmı zaten canının istediği zaman konum değiştirerek üretim aracı sahibine dönüşür. İstatistikler gelişmiş kapitalist ülkelerde işçi sınıfının toplumda çoğunluğu oluşturduğunu ortaya koymaktadır.
Dünyanın gidişatı da bu yöndedir. Kırlar boşalır, köylülük tasfiye olurken dünya çapında kentlerde yaşayanların nüfusu kırlarda yaşayanların önüne geçmiştir. Bu dünya tarihsel bir demoğrafik dönüşümdür. Kırları terk edenlerin hepsi kuşkusuz işçi sınıfı bölüklerine dahil olmuyor. Bir kısmı hiç iş bulamayarak yedek işçi ordusuna dahil oluyor, bir kısmı informel dediğimiz sektörde günübirlik işlerde çalışıyor, önemli bir bölümü varını yoğunu insan kaçakçılarına vererek ve hayatını riske atarak zengin ülkelere gitmek istiyor. Ama büyük çoğunluğu işçi sınıfı taburlarına dahil oluyor.
Kısaca dünya nüfusu proleterleşiyor. Marx ile Engels'in Manifestolarında anlattığı yere onların döneminden çok daha yakınız. Onların zamanında işçi sınıfı Avrupa'nın çok sınırlı bir yerinde ve daha yeni ortaya çıkmıştı. Avrupa'nın büyük bölümüne bile kırlar hakimdi ve sanayileşme güçlü bir eğilim olmakla birlikte çok yeniydi. Ama Marx kapitalizmin gidişatını iyi görmüş ve sermayenin kendi suretinde bir dünya yaratma eğilimini erken fark etmişti. Tıpkı yakın zamanlarda postmodern eğilimlerin etkisiyle işçi sınıfına elveda diyenler örneğinde olduğu gibi Marx'ın ölümünden çok kısa bir süre sonra üstelik Marksist geçinen birileri Marx'ın anlattığı modele aykırı örnekler bulmaya çalışarak anlattığı dünyanın yanlışlandığına ilişkin teoriler ortaya atacaktı. Marx'ın modeli çok basitti ve toplumların karmaşasını açıklamaya yetmiyordu.
O nedenle her kriz döneminde işçi sınıfının varlığına ilişkin tartışmalar yoğunlaşacaktı. Çünkü Marx dünyayı değiştirecek aski fail olarak işçi sınıfını görüyordu. Başka hiçbir sınıf nesnel konumu itibarıyla böyle bir özelliğe sahip değildi. İşçi sınıfı üretim araçlarından yoksun, emekgücünden başka satacak hiçbir şeyi olmayan tek sınıftı. Kendisiyle birlikte tüm insanlığı kurtarma kapasitesine sahipti. Marx'ın bu görüşlerini mesiyanik bulanlar olacak ve Hıristiyanlığın kurtarıcı etkisinin sonucu görenler ortaya çıkacaktı. Ama sosyal mücadeleler tarihi ve bu tarih içinde işçi sınıfının oynadığı rol düşünüldüğünde bunun idealist bir tarih yorumu olmadığı ispatlanacaktı.
İşçi sınıfının yalnızca küresel kuzeyde değil güneyin büyük bir bölümünde de toplumların çoğunluğunu oluşturmasına karşılık veda ideolojilerinin yaygınlaşması atbaşı gidiyordu. Emekgücünü satmak zoruunda olanların sayısı artarken işçi sınıfına yapılan saldırılar hem teorik hem de pratik düzeyde artıyordu. İşçi sınıfı tanımının yarattığı teorik sorunlara yukarı da değindik. Bunda işçi sınıfı partilerininde rolü vardı. İşin kökeni Marx'ın Kapital'de yaptığı üretken-olan ve olmayan emek ayrımına kadar gidiyordu. Yani sadece artı-değer üreten emek üretken-emek sayılıyor ve geri kalanı dışarıda bırakılıyordu. Böyle yapıldığında işçi sınıfının kapsamı kendiliğinden daraltılıyordu. Halbuki Marx'ın üretken-emek ayrımı artı-değerin kaynağına ilişkin bir ayrımdı. Orjinal tanım esas alındığında mavisi ile beyazı dahil işçi sınıfının kapsamı genişliyordu. Elveda diyenler orjinal tanıma sadık kalmadıkları gibi mavi yakalıların bazı ülkelerde sayısal olarak azalmasını kendilerine gerekçe yapıyorlardı. Bu okumalar nesnelliği çarpıttıkları gibi işçi sınıfının geri çekilmesini teorilerine dayanak haline getiriyorlardı. İnsanlığın içine girdiği postmodern denilen, ama yeni bir ortaçağa benzeteceğimiz dönemin ruh hali düşünüldüğünde bu teorilerin çok fazla alıcı bulması olağandı.


