Devletin Malı Deniz...
Bir konuyu öyküleştirmeyi sevdiğim için eleştiri yazarken de bu alışkanlığımın etkisinde kalıyorum. Nedir öykülü eleştiri? Kısaca, eleştiriyi bir olaya bağlayarak yazmak diyebiliriz. Böyle yazınca konu daha iyi anlaşılıyor, ilgi çekiyor, akıcılık kazanıyor.
“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka neydi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”
Bu cümleler, ünlü öykücümüz Sait Faik Abasıyanık’ın Haritada Bir Nokta adlı öyküsünün sonuç kısmıdır. Ben de aşağıdaki görüntüyle ilgili yazmasam “deli olacaktım” demeyeceğim ama huzursuz olacak, vicdan azabı duyacaktım.
Dün akşam saatlerinde metroda tanık olduğum bir görüntü, beni bir yandan üzerken bir yandan da derin derin düşündürdü. Bu kişi, kendi evinde de bu rahatlığa ve vurdumduymazlığa sahip miydi acaba? Görüntüdeki kişinin hoyratlığının ve duyarsızlığının temelinde ne olabilirdi? Eğitimsiz, cahil desem pek inandırıcı olmaz. Çünkü 12 yıllık zorunlu eğitim sistemine 2012 yılında geçildi. Neredeyse her dört gencimizden ikisi üniversite mezunu. İlk ve orta eğitimde öğrencilere öğretimin yanı sıra iyi davranışlar da kazandırılır. Topluma uyum sağlayan, yardımsever, paylaşımcı, çevreye duyarlı; insanı, doğayı seven, koruyan; kendisiyle ve dünyayla barışık bireyler yetiştirmek için öğretmenler büyük çaba harcar.
Metrodaki bu görüntü karşısında aklımdan neler geçti neler. Bu fotoğraf karesinde; ailede, okulda anlatılanların, öğretilenlerin tam tersini gördüm desem yanlış olmaz. Bu kişi çevreye duyarsız ve kamu malını hor kullanıyor. Rahatına düşkün ve başkasını umursamıyor. Bastığı yere insanların oturduğunu bilmiyor mu? Bu umursamaz davranışlarını nereden almış olabilir? Tabii ki çevreden, gördüklerinden, duyduklarından, yaşadıklarından…
Peki, bu kişi neler duymuş, neler görmüştür dersiniz? Sosyal medyada, televizyon haberlerinde, dizilerde bu tür davranışlar her gün pompalanmakta, parlatılmakta ve topluma sunulmaktadır. Bu fotoğraf karesi de bütün bunların sonucudur.

Bu davranışların yaygınlaşmasının altında yatan bir başka etkenden de söz edeceğim. Bu etken, yüzlerce yıllık birikimin oluşturduğu kültür yapımızdaki karmaşıklık ve çarpıklıktır. Zengin ve çok kültürlü bir yapıya sahibiz. Koca bir imparatorluktan süzülüp gelen Türkiye Cumhuriyeti için bu durum doğaldır. Osmanlı İmparatorluğu üç kıtaya yayılmış bir devletti ve bünyesinde yetmiş iki milleti barındırıyordu. Bu geniş coğrafyada ne ararsan vardı. Peki, iyi miydi bu durum? Kültürel zenginlik yönünden elbette iyiydi ama bazı sakıncaları da barındırıyordu. Osmanlı, ele geçirdiği ülkelerin dilini, kültürünü etkilemek, değiştirmek bir yana, onların kültüründen kendisi etkilenmiştir. Osmanlıca metinlerde toplam yabancı kökenli (Arapça-Farsça) sözcüklerin oranı yüzde seksen yediye kadar çıkarken, Türkçe kökenli sözcüklerin oranı ise yüzde on üç civarındaydı. Bu çok kültürlü ortamda zamana, döneme, karaktere göre bazı alışkanlıklar ve davranışlar da gelişebiliyordu. Bunların yansımalarını daha çok atasözlerimizde görüyoruz.
Atasözlerimizin içinde öylesine kötü örnekler var ki; insan, düşmanına bile böyle bir öğüt vermek istemez.
İşte bu fotoğraf bana, herkesin bildiği şu atasözümüzü çağrıştırdı:
“Devletin malı deniz, yemeyen domuz!”
İnsan kendi evindeki bir eşyaya, bile isteye zarar verir mi? Bu soruya insanların, “Hayır, aklı başında hiçbir insan, evindeki bir eşyaya zarar vermez.” der.
Devlet de belediye de o ülkede ya da kentte yaşayanların geniş ailesidir. Hizmetlerinden bu geniş aile yararlanmaktadır. Ortak kullanılan bir araca neden özen gösterilmez ki?
Liberal Demokrat Parti’nin eski genel başkanı Cem Toker, “Burası çocukların, ‘Bal tutan parmağını yalar.’, ‘Devletin malı deniz, yemeyen keriz.’ sözleriyle büyüdüğü ülkedir.
Norveçli, İsveçli, Kanadalı, Japon, Çinli bir çocuğun bu sözlerle büyüdüğünü mü düşünüyorsunuz? Böyle kültüre, böyle sistem. Böyle başa böyle tarak.” sözleriyle teşhisi koymuştur.
Bize yol göstermesi, akıl vermesi gereken öyle atasözlerimiz var ki insan şaşıp kalıyor. Bunlara uymak yerine tam tersini yapmak daha doğru geliyor. Bu tür atasözlerimizi merak mı ettiniz? Buyurun, aklıma gelen birkaçını sıralayayım:
Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.
Saçı uzun, aklı kısa.
Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin.
El öpmekle dudak aşınmaz.
Köprüden geçinceye kadar ayıya dayı diyeceksin.
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.