1. YAZARLAR

  2. Hacı Hüseyin Kılınç

  3. CHP Nereye Gidiyor?
Hacı Hüseyin Kılınç

Hacı Hüseyin Kılınç

Avukat

CHP Nereye Gidiyor?

A+A-

CHP il kongreleri tamamlanarak kurultayda genel başkanı ve parti yönetimini seçecek üst kurul delegeleri belli oldu. Parti şimdi 4-5Kasım tarihlerinde yapılacak büyük kurultaya hazırlanıyor. 14-28 Mayıs seçimlerinin yarattığı yenilginin şoku en fazla bu partinin tabanı etkilemişti. Bu ruh halinden hala çıkılmadığını ilk elde belirtelim. CHP liderliği tabanın aksine yenilgiyi diğer seçim kayıplarından farksız gören bir tavır takınmıştı.

Partinin bir süreliğine bir iç kargaşaya sürüklense de, muhaliflerin salvo atışlarına başlasa da kapıda bekleyen yerel seçimler nedeniyle tartışmaların kısa sürede sonlanacağını düşünmüşlerdi. CHP’nin profesyonel siyaset erbabının seçmende yarattığı beklentiyi ve akabinde yarattığı hayal kırıklığını bu defa yanlış tahmin ettiği aşikâr. CHP’ye destek veren seçmen Erdoğan’ın kaybedeceğine hiç bu kadar inanmamış, inandırılmamıştı.

Memleketin içinden geçtiği olağanüstü konjonktür, CHP seçmenini bu defa işin başarılacağına, iktidar olunacağı duygusuna sürüklemişti. Aleyhindeki bir dizi faktör rağmen seçimlerin Erdoğan tarafından kazanılmış olması, CHP seçmenindeki hayal kırıklığını had safhaya çıkarttı. Kamuoyu yoklamaları CHP tabanındaki travmanın devam ettiğine bu durumun öyle kolayca atlatılamayacağına gösteriyor. Tabanın sandığı protesto edebileceği, partisinden işitmek, duymak istediği özeleştiriden kaçınılmasının cezalandırma yönünde bir eğilime dönüşebileceği konuşuluyor. Dolayısıyla parti sadakati en yüksek seçmen grubunu oluşturan CHP tabanının bu defa aynı davranışta bulunmayacağı iddia ediliyor. 

Baykal döneminden başlayarak parti liderliğinde tabanın hassasiyetlerini gözetmeyen bir siyaset anlayışı hâkim olmaya başlamıştı. Baykal, siyaseti halktan kopuk bir iktidar mücadelesine indirgemişti. İktidar, parti aygıtının, parti kadrolarının dinamizmi ve halkın seferber edilmesi ile değil seçim kampanyalarının etkililiği ile kazanılırdı. Parti aygıtına parti içi iktidarı kazanmak için gereksinim duyulurdu. Bu da özenle atanmış, tek çalışmaları genel merkezi ayakta tutmaya indirgenmiş örgütler aracılığıyla zahmetsizce kotarılırdı. Siyasi çalışma daha çok parti içine çevrilmiş ve Baykal’ın altındaki hiziplerden birinde pozisyon almaya yönelmişti. Zamanın ruhu doğru okunduğunda, devlet içi iktidar dengelerine bakılarak doğru konum alındığında iktidar ucundan yakalanabilirdi. Baykal bir de kendi öznel yanını işe dâhil ederdi: içi boş, etkisiz retoriğinin gücüne öyle inanırdı ki işleri yarı yarıya çözeceğini zannederdi. Cemal Süreya’nın portresinde yazdığı gibi siyasetin bir iktidar oyunu olduğuna inanmıştı. Parti bunun için sadece bir araçtı. Baykal’ı siyasetin toplumun dâhil edilmediği bir iktidar oyunu olduğuna inandıran şey sadece kişisel özellikleri değildi. CHP tabanının genel başkanlarına rağmen partisine gösterdiği sadakat Baykal’ın öyle düşünmesinin en önemli gerekçesiydi. 

Çok partili hayata geçtikten sonraki kısa süreli iktidarlara rağmen CHP tabanı partisinden hiç vazgeçmemişti. Uzun süreli muhalefet yıllarına rağmen taban, sadakatinden uzaklaşıp başka yerlere meyletmemişti. İkinci defa yeniden açıldığında; SHP iktidar ortağı olmasına, Ecevit’in DSP’si bir kenarda durmasına rağmen, taban çok kısa bir süre sonra yeniden CHP çatısı altında toplanmıştı. CHP tabanını partisi açısından vazgeçilmez kılan şey kurucu liderine bağlılık olduğu kadar, Türkiye’nin demokratik devrimine duyduğu inançtı. CHP bu topraklarda kâmilen tamamlanamamış burjuva devriminin altına imzasını atmış partiydi. Bu devrimin kazanımlarına sahip çıkmak ve eksik yanlarını tamamlamak asıl özlemdi. Uzun muhalefet yıllarına, iktidar yoksunluklarına karşılık tabanın sadakati bu duygulara yaslanıyordu. Partinin genel başkanının kim olduğu, hangi kadrolar tarafından yönetildiği, kimlerin milletvekili ve belediye başkanı olduğu son tahlilde önemli şeyler değildi. Sadakat nesnesine duyulan bağlılık değişmediği müddetçe her hangi bir sorun yoktu. Olsa bile eskilerin deyişiyle esasa müteallik değildi. 

Baykal’ın miras bıraktığı ve ‘konforlu siyaset’ diye nitelendirmeyi tercih ettiğimiz bu yapısal unsurlara Kılıçdaroğlu’da çok fazla dokunmadı. İdeolojisiz siyaset onun döneminde de geçer akçe sayıldı. Dünya tarihsel olarak gözden düşmüş bir solda inat etmenin bir manası yoktu. Sol ve sağ kavramları geçerliliğini kaybetmiş 18.yüzyıl kategorileriydi ve hiçbir açıklayıcı yanları kalmamıştı. Ülkede muhafazakâr, İslamcı bir iktidar varken iktidar olmanın yol ve yöntemi bu değerleri içselleştirmekten buna uygun politikaları yönelmekten geçiyordu. İktisaden yapılacak tek bir tercih vardı o da piyasanın sihirli eline inanmaktı. Devletçilik ancak 30’lu yılların bir tercihi sayılabilirdi. Neoliberal zamanlarda devletçilikten bahsetmek tam bir anakronizm örneğiydi. Laiklik yasakçılıkla eşdeğer hale geldiğinden muhafazakâr kesimlere seslenmenin önündeki ayak bağıydı. Devrimcilik ise partiyi geçmişinden uzaklaştırmak, sadakat nesnelerinden koparmak için izlenecek bir yöntem olabilirdi. Yani devrimci dönüşüme iktidar olmak için değil temel değerlerinden kopmak için başvurulabilirdi. 

AKP iktidarına son verilebilmesi için her türlü fedakârlığa katlanmaya razı parti tabanı da bu zırvalara sesini çıkarmadı. Sol bir seçeneğin parti içinde nefes almasına izin verilmediğinden bu tür sağ politikalara esaslı karşı çıkışlar yapılmadı, yapılamadı. Kılıçdaroğlu’da tıpkı Baykal gibi toplumun işin içine dâhil edilmediği bir siyasi mühendislikle AKP’nin iktidardan indirilebileceğine inanıyordu. Ne toplum ne de parti örgütü siyasetin belirlenmesi süreçlerine dâhil edilmemeliydi. Toplum seçimden seçime oyunu kullanacak onun dışında siyasetle ilgilenmeyecek bir güruhtu. Yeni rejim ittifakları mecbur kıldığından dolayı siyasetteki başarı ölçüsü ittifak kurma becerisine kalmıştı. CHP’nin oyu sabit olduğundan sağ ile ittifak bir tercih değil, zorunluluktu. Bunun içinde aradaki ayrımları giderek silikleştiren bir politika izlemek gerekliydi. İttifak siyaseti bu ön kabuller sonucunda CHP’yi her hangi bir sağ partiden farksız bir yere sürükledi. 

Siyaset, siyaseti meslek haline getirmiş olanların işiydi. CHP örgütlerinin asıl işi afiş ve pankart asmak, ıslak imzalı tutanakları toplamak gibi ayrıntılardan ibaretti. Parti örgütleri giderek apolitik, klientalist ilişkilere boğulmuş unsurların eline geçmişti. Partinin resmi organlarının bile alınan kararlardan haberi yoktu. Tıpkı AKP’de olduğu gibi kongrelerde tek adaylık dayatılıyor, belediye başkanları yerelde partinin patronu haline geliyor ve milletvekili ve belediye başkanlığı atamalarında ya genel merkez hizipleri ya da partiye dışarıdan nüfuz eden sermaye çevreleri etkili oluyordu. Konforlu siyaset tam gaz devam ediyordu. Gücü olanlar yakınlarını milletvekili yapıyor, kamu kaynağına sırtını yaslayan belediye başkanları delege ağları üzerinde kontrol kuruyordu. Siyaset taban dinamiklerinden uzaklaşmış, ‘particiler’ denilen birbirlerine değişik çıkar ağları ile eklemlenmiş dar çevrelerin eline geçmişti. 

CHP seçmeninin Cumhuriyetin kurucu değerlerine duyduğu bağlılık, demokratik devrime duyduğu özlem her türlü fedakârlığı katlanmasına yol açıyordu. Bu yapının üzerine tünemiş particiler dediğimiz zümreler kendileri için konforlu bir siyaset alanı üretiyordu. Milletvekili seçilmek, itibar sahibi olmak, belediyelerin yarattığı rantla siyaseti finanse etmek ve kişisel olarak inanılmaz servetlere sahip olmak yeterliydi. CHP’nin iktidar olması için uğraşılmasına, konforlu siyaset alanının terk edilmesine, AKP ile kora kor bir mücadele verilmesine lüzum yoktu. Parti içi seçimlerde yarışmaya gerek duyulmuyordu. Kamuoyuna yansıyacak sevimsiz manzaralar parti imajına zarar verir iktidara malzeme temin ederdi. Böyle düşünerek yapılan siyaset CHP’yi sınırları AKP tarafından çizilmiş bir siyasete mahkûm hale getirdi. Atacağı her adımda AKP bizimle ilgili ne düşünür sorusuna yanıt arayan bir parti konumuna kadar geri çekilindi. 

Bu demokratik devrimin özlemlerini taşıyanların partisi CHP’yi, ülkedeki muhafazakâr hegemonyayı kabul noktasına kadar geriletti. AKP’nin iktidardan indirilmesi ancak bu hakikatin kabulü ile mümkündü. Altılı masa bu ön kabuller üzerine kuruldu. Toplamda 70 milletvekilliği bu muhafazakâr ‘dil hapishanesinin’ esiri olunduğundan verildi. Bu dönemde parti içinde cılız sesler dışında hiç kimse bu politikayı eleştirmiyor, sorgulamıyordu. Sağcılaşmaktan, örgütlerin etkisizleşmesinden, klientalist ilişkilerden kimse rahatsız değildi. Değişim diyenler şimdi biz söylemiştik diye ortalıkta geziyor ve inanacak avel bulacaklarını düşünüyorlar. 

O nedenle CHP’nin yenilgisi bugüne kadar devam etmiş yapısal nedenlerin bir sonucudur. Konjonktürel bir yenilgi ile karşı karşıya değiliz. CHP liderliği alıştığı konforlu siyaset nedeniyle etkilerini belki bir nebze azaltabileceği seçim yenilgisini daha da kangren hale getirdi. Seçmenine karşı samimi bir öz eleştiriden bile uzak durdu. Seçim kaybedildiği halde başarılı olduğu yalanına sığınıldı. İnandırıcılığı olmayan bahanelerle yenilginin etkisinin dağıtılabileceği zannedildi. Bu samiyetsizlik seçmeni daha da soğuttu, partiden uzaklaştırdı. Biz yenilginin travmatik boyutlara ulaşmasının nedenlerinin son 40 yılın politikalarında ve CHP liderliklerinin alıştıkları konforlu siyaset alanında yattığını düşünüyoruz. O nedenlerle buradan çıkışın da zannedildiği gibi kolay olmadığını kanaatindeyiz. Alınan yenilginin sebepleri yapısal, etkileri tarihseldir. Ne genel merkezcilerin ne de değişimcilerin var olan müktesebatları ile köklü bir yenilenme gerçekleştirebilmeleri ham hayalden ibarettir. Şimdilik keselim…

Önceki ve Sonraki Yazılar