IIL SONT EUX
...
Mesai saatinin bitimine on kala
İstifa etti vali
Çamurlu bir yoldan
yayan yürüdü sınıf arkadaşı
olan nalbantın dükkanına.
Alay komutanı oğlu için
otomobil satın aldı
Mercury marka.
Kış geçti, öksürük haplarıyla
geçti cumartesi
Hiçbir şey söylemeyen sözlere varmak için
herşeyin sonuna kadar söylenmesi gerekti.
İncir, Yarpuz, Karamela.
La havle vela kuvvete illa billah.
İsmet Özel
İsmet Özel'in bu şiiri hep çocukluğumu ve çocukluk arkadaşlarımı aklıma getirir. İlkokulu köyde okuduğumdan ve şehrin havasına alışık olmadığımdan babamın teklifini geri çevirmiş, köyümüzdeki ve etraf köylerdeki çocuklar gibi ortaokulu okumak için Misis'in yolunu tutmuştum. Sonradan beldeye dönüşecek köyümüzde belediye başkanlığı da yapacak olan ve babamın da iyi arkadaşı olan Mahmut öğretmen kızını Adana Kolejine yazdıracağını söylediğinde bende ilkokulu bitirmiştim. Babamın çocuklarını okutma hevesi çok güçlüydü ve ablam liseyi Ankara'daki dayımın yanında bir kolejde okumuştu. Ama benim gibi köyünden ve anasının dizinin dibinden ayrılmamış bir 'yaban' için Adana merkez dahi olsa yuvadan ayrılmak zor ve meşekkatliydi. Abimde yeni öldüğü için anam yanından ayrılmama razı olmayacaktı.
Misis bölgenin merkeziydi ve bir kasaba hüviyetindeydi. Bölgenin karakolu, Çukobirlik tesisleri ve nahiye müdürlüğü de orada bulunuyordu. 70'lerde bir Ortaokul ve Liseye de sahip olmuş ve civar köylerdeki çocuklarda okumak için buraya gelmeye başlamışlardı. Babam okula başlayacağım diye beni terzisine götürmüş, baştan ayağa özenle giydirmişti. İlk çelişkiyi çok erken yaşamaya başlayacaktım. Üzerimdeki kıyafetler ile diğer çocuklarınkiler arasında açık bir uyumsuzluk vardı ve çok dikkat çekiyordu. 12 Eylül olmuştu, ama 70'lerin toplumsal değerleri üzerimize sindiğinden imtiyazları göstermek ayıplanır, gizlenirdi. Sınıf farkları gösterilmez, üzeri örtülürdü. Fakirlik ayıplanmaz, emeğiyle yaşamak horlanmazdı.
Bunun etkisiyle olsa gerek babama takım elbiseli halimden kurtulmak istediğimi, bana bir Deniz Gezmiş gocuğu almasını söyledim. Zaten çalışkan bir çocuktum ve takım elbiseli halim ile daha da dikkat çekiyordum. Gelen arkadaşlarımın çoğunun yoksul ailelerden geldikleri anlaşılıyordu. Köylerden gelenler sabahçı Misis'ten gelenler öğlenciydi. Köylerden gelen bizlerde köy havası baskın iken Misis'ten özelllikle Yeni Misis'ten gelenler kasabalı havasındaydılar. Abimin erken ölümü, annemin bu ölümle içine girdiği yasdan kaynaklı sofulaşması ve yazları gittiğim Kur'an kursunun etkisiyle dindarlığımın dozu yükselmiş ve abdestli namazlı biri haline gelmiştim. Okula daha henüz servis olmadığından ya eski yol Ceyhan otobüsleriyle ya da otostop çekerek giderdik. Bazan verilen harçlığı biriktirmek için yürüyerek döndüğümde olurdu.
Yeni Misis'in camisine vardığımda abdestimi alır, namazımı kılar köye öyle dönerdim. Camide in cin top oynar kimseler olmazdı. Hocası var mıydı yok muydu onu bile hatırlamıyorum. Dindarlık düzeyi oldukça düşüktü. Sabahları çok erken saatlerde otostop çekip yeni yoldan bir araca bindiğimizde eski Misis yol çatında iner, köpek havlamaları ile koşarak okula doğru inerdik. Aldığımız harçlık cebimizde kalır okulda ya şalgam simit yer ya da Havraniye'ye geçerek dürüm yaptırırdık. İlk defa köyün dışına çıkmıştım ve içine düştüğüm mikrokozmosu anlamaya çalışıyordum. Yeni Misis'ten gelenler kasabalıydı ve onlar bizim gibi okuldan çıkıp eve döndüklerinde şalvar giymezlerdi. Biz okul kıyafetlerini atar atmaz şalvarı üzerimize çekerdik. Bunun alay konusu edildiğini bilirdik.

Civar köylerden gelenlerle aramızdaki farklılıklar sınıfsal farklardan kaynaklanıyordu. Yeni Misislilerle araya kültürel farklarda ekleniyordu, ama birde Eski Misisten gelenler vardı. Bunlar hem yoksuldular hem de dilleri başkaydı. Türkçeyi bizim gibi konuşmuyorlar, kendi aralarında da farklı bir dil konuşuyorlardı. Öğretmenlerin bir kısmı bu nedenle onlara daha farklı yaklaşıyordu. Bunların Kürt olduklarını ve sırf Kürt oldukları için sınıfsal horlanmanın dışında daha özel bir dışlamaya maruz kaldıklarını anlayacaktım. Liseye başladığımda ve Yeni Gündem dergisini takip edip İsmail Beşikçi'nin başına gelenleri öğrendiğimde herşey yerli yerine oturacaktı, ama ben o sıralar en fazla Kemalist bir solcuydum. Kürtlüğün benzer deneyimlere maruz kaldığını her yaz pamuğumuzu toplamaya gelen Kürt ırgatlardan da biliyordum. Neyse...
Erdoğan'a geleyim artık. Erdoğan benden üç dört yaş büyüktü. Okulun en heybetli, en babayiğit talebesiydi. Çok iyiniyetli biri olmasına karşılık cüssesi nedeniyle ondan çekinilirdi. Sınıfları çift dikiş yaptığından bizden yaşça büyük olmasına karşılık bizimle aynı sınıfa düşmüştü. Babalarını çok erken kaybettiklerinden çok erken yaşta çalışmaya başlamış, evin sorumluluğunu üstlenmişti. Genç bir annenin etrafında üç erkek kardeş olarak hayat mücadelesi verdiklerinden Erdoğan dersleri asıyor, ancak çift dikiş yaparak sınıfları geçebiliyordu. Erdoğan yaşı, cüssesi ile sınıfın en atipik talebesiydi. Benimle onu yakınlaştıran neydi bilemiyorum. Benim çalışkanlığım onun tembelliği ve benim sınavlarda ona kopye vermem miydi acaba? Ama onların köyüne gidecek, evlerinde kalacak kadar özel bir bağ kurulmuştu aramızda.
Aslında bu bağ tüm sınıf arasında kurulmuştu. Dile kolay altı yıl aynı sınıflardan, aynı sıralardan geçiyorsunuz. Bir süre sonra aileleriniz birbirini tanımaya başlıyor. Günün yarısında berabersiniz ve üstelik daha çocuksunuz. Top oynuyor, birlikte çimmeye gidiyor, ortak etkinliklere katılıyorsunuz. Geriye bakınca her şey öyle dolu gözüküyor ki. Yoksul olanlar, durumu iyi olmayanlar vardı, ama yine de çocuktuk. Okul dışında bir sorumluluk yok. Vasatta olsan okul bir türlü devam ediyor. Çocukluktan ergenliğe birlikte geçiş yapıyorsun. Top oynuyorsun, portakal çalıyorsun. Erdoğan biz çocuk sayılırken içimizde hayatı en erken tanıyan, sorumluluk alandı. Bunun getirdiği olgunluğu, tecrübesi vardı.
Akranlarınız içinde Erdoğan gibi yaşça büyük ve cüsseli birinin en yakın arkadaşı olmak doğal olarak size bir korunma, dokunulmazlık kazandırırdı. Beni hep kayırdığını, tuttuğunu hatırlıyorum. Bende onun iyiniyetini görmüş ve sevmiştim. Aramızda doğal bir yakınlık kurulmuştu. Onun akıbetinin ne olacağı az çok kestirilebilirdi. Erken sorumluluk almaya başlamış herkes gibi aileye öncelik verecekti. Benimki ize zikzaklı olacaktı. Liseden itibaren baba mesleği çiftçilik değil okumak ve taşranın sınırlılıklarını bu sayede aşmak amacıyla, derslere yüklenmeye başladım. Okul için başarılı bir öğrenciydim, ama son tahlilde okuduğum yer bir kasaba lisesiydi.
Okulun bitmesi travmatikti. Bir daha aynı doluluğu bulmak zor olacaktı. Hem çocukluk geride kalıyor hem de büyümenin zorluklarına alışmak gerekiyordu. Okulun son günlerini ve hepimize çöken hüznü anımsıyorum. Hayat herkesi bir yere savuracak, dağıtacaktı. Kızların okumayanlarını bekleyen evlilikti. Arada haberler gelirdi ve şaşırırdım. Erdoğan ise ailenin yükünü almış, çalışıyordu. Evin belkemiğiydi. Büyük abinin rahatsızlıkları vardı, küçük kardeş henüz küçüktü ve her iş Erdoğan'ı bekliyordu. Benim hayatımda ise İstanbul macerası başlayacak on yıla yakın sürecekti.
Bu yazı bu haliyle bitmez. Sonra Erdoğan'ı köyünün dışında sakin bir hayatın içinde buldum. Çocukluk ilişkimiz hiç değişmemiş, doğallığını kaybetmemişti. Hayatın şerri karşısında çocukluktan kalan masumiyet en iyi sığınaktı. Erdoğan bunu bilenlerdendi. Büyümek bir yerde bu masumiyeti kaybetmekle, gözden çıkarmakla başlıyordu. Onu hayatımızdan silip çıkardığımız an büyüyor, ancak en değerli şeyi kaybediyorduk. Erdoğan yorgun gövdesine rağmen masumiyetini hiç kaybetmedi. Şiir elbette bir düşünceye, bir fikre indirgenemez, ama bunu yapmaya çalıştığımızda Özel'in şiiri bize bundan başka ne anlatıyor ki?

