1. YAZARLAR

  2. Hacı Hüseyin Kılınç

  3. Kara Kalpaklı Kırmızı Atkılı Bir Dahinin Ardından (2)
Hacı Hüseyin Kılınç

Hacı Hüseyin Kılınç

Avukat

Kara Kalpaklı Kırmızı Atkılı Bir Dahinin Ardından (2)

A+A-

Yalçın Küçük neden kendini Aydın Üzerine yazmak zorunda hissediyordu. Çünkü ülkede bir aydın kırımı yaşanıyor ve askeri cuntanın başındaki adam 'ne yapayım ben böyle aydını' diyerek aydını itibarsızlaştırıyor ve gözden düşürüyordu. Halbuki aydın en büyük eziyeti 12 Mart'ta yaşamıştı. 12 Eylül doğrudan aydın zümresini hedef almamıştı. 12 Eylül'ün hedef aldığı sol yalnızca aydınlardan ibaret değildi. Daha kitleselleşmiş, daha avamileşmiş bir sol vardı. Solculuk artık yalnızca aydınlara mahsus bir davranış değildi. Topluma yayılmış, Anadolu'nun en ücra yerlerine kadar girmiş ve halklaşmıştı.

Aydını bekleyen en büyük tehlike yalnızlık, tecrit edilmişlik ve dışlanmaydı. Cunta ise aydın ile ilericilik arasındaki her türlü bağı ortadan kaldırmak istiyordu. Türkiye solu ile aydınlar arasındaki bağ özellikle 60'lı yıllarda bir daha kopmamak üzerine kurulmuştu. Aydın olmak ile solcu olmak özdeş hale gelmişti. Aydın olmak angaje olmak, toplumsal sorunlara duyarlı olmak, gelişmelerden kendini sorumlu saymakla eşdeğerdi. 12 Eylül ise tüm bu bağları bir daha yeniden kurulmamak üzere kopartmak istiyordu.

Aydını bekleyen tek tehlike devletin gadrine uğramak, zulümden payını almak değildi. Bu neredeyse aydın olmanın şanından sayılır hale gelmişti. Aydın Hocanın dediği gibi yeniliklere düşman bir halkı yenilikçi yapma mücadelesi olduğu gibi bir yandan da itilip kakılmak ve devletin zulüm aygıtının nesnesi haline gelmekti. Yani aydın olmak çileli bir varoluş haliydi. Hem yeniliklere taraftar olmayan, geleneksel davranış biçiminin dışına çıkmayan bir halkı yeniliğe alıştırmaktı hem de yeniliğin kendi istediği sınırlar dahilinde olmasını isteyen devlete rağmen yeniliğin sınırlarını sürekli zorlamaktı. O güne kadar değişim, yenilenme gibi şeyler devrim gibi solun daha fazla etkisi altında kaldığı kavramın içinde algılanırdı.

12 Eylül yalnızca solu değil ilericiliği de doğrudan karşısına almıştı. Ve solun yokluğunda ilk defa değişim, yenilenme gibi şeyler solun tekelinden çıkıyor ve libarellerin eline geçiyordu. Özal ile başlayan dönemde liberaller sağın kamuoyu karşısındaki görünen yüzü haline gelmişti. Türkiye ilk defa sağın bu biçimiyle karşılaşıyordu. Soğuk savaşın etkisiyle milliyetçi ve mukaddesatçı yönü daha önde olan bir sağın dünya ile bütünleşme laflarının da etkisiyle liberal yönü daha bir öne çıkmaya başlamıştı. O güne kadar özgürlüğü, ancak sol içinde bir yerde düşünen çevrelerde kapitalizmin tüketim imkanlarını çoğaltması ve iştahını kabartması ile birlikte kapitalizm içinde bir özgürlükçülük ortaya çıkmaya başlayacaktı. Türkiye kapalı bir yer olmaktan çıkıyor, dünya ile entegre oluyor ve sol bu kapalılığın, kendine yetmeliğin sorumluları arasında gösteriliyordu.

Değişimin, yenilenmenin sözcülüğü solun elinden alınıyordu. Sol statükoculukla, kapalılıkla ve Türkiye'yi taşralılaştırmakla suçlanıyordu. Türkiye kapitalizmi sermaye birikim modelini yenilerken bir önceki birilim tarzının getirdiği tüm alışkanlıkları solun sırtına yüklüyor ve bir askeri diktatörlüğün yarattığı ve solun ezildiği koşullarda tüm günahları sola yazıyordu. Bir dönemin yarattığı tüm değerler ters yüz ediliyor ve değerler yeniden yazılıyordu. Evet kapitalizmde özgürleştiriyordu, ama bunu kapitalizmin sunduğu imkanlar aracılığıyla yapıyordu. Nesneleri fetişleştirerek, tüketimi kamçılayarak, arzuları serbest bırakarak bunu yapıyordu. Özellikle arzuları serbest bırakmak, cinsel tercih alanını çeşitlendirmek yasakçı bir topluma karşı gerçek ilericilik gibi anlatılıyordu. Bunun önündeki başlıca engelden biri de solun taşralılığıydı.

12 Eylül sonrasının sineması, edebiyatı ve kültürü özellikle sermayenin bu alanlara yoğun bir biçimde girişi ile birlikte liberalize oluyor ve bireyci bir kültür bu alana hakim kılınmaya çalışılıyordu. Solun köylülüğü, bacı anlayışı amacından saptırılıyor alay konusu kılınıyordu. Tabir yerindeyse Hoca bu alana bodoslama girdi. Önce aydın onuruna, haysiyetine sahip çıktı. Türkiye'nin aydın geleneğini yüceltti. Aydına bilinç, cesaret ve kararlılık aşıladı. Aydının utanılacak değil gurur duyulacak bir eylemli düşünme olduğunu anlattı. Türkiye aydınının en temel derdinin yeniliklere kapalı bir halkı yenilikçi yapmak olduğunu söyledi. Ve aydın insan yalnızlıktan şikayet etmez, aydının yalnızlığı bilinçli bir yalnızlıktır diyerek yalnızlığı içindeki aydına moral aşıladı. Hocanın bu çıkışı 12 Eylül'ün etkisiyle büyük bir özgüven kaybına uğrayan her cinsten aydın adaylarına iyi geldi. 80'li yıllar boyunca Hoca bu bayrağı neredeyse yalnız başına taşıdı.

Önceki ve Sonraki Yazılar