Kara Kalpaklı Kırmızı Atkılı Bir Dahinin Ardından
Türkiye en velut, en çalışkan en sıradışı aydınını kaybetti. Türkiye aydınını diri tutmak, aydın denilen kategoriyi düzenin dişlileri arasından çekip alabilmek için ciltler doldurdu. Her on yılda Türkiye'nin tartışma düzenini yeniden belirledi, adeta tek başına bir ordunun yerine getireceği görevleri üstlendi. Yalçın Küçük'ten bahsediyoruz.
Türkiye'nin geleneksel aydın sınıfı içinde solun en ucuna doğru açılanların en ön saflarındaydı. 38 kuşağına mensuptu ve bu kuşak 27 Mayıs'ın gençlik hareketliliğini temsil ediyordu.
Bu kuşak için devlet her zaman önemli olmuştu. Devleti sınıfsal bir zaviyeden okuyamıyorlar, devleti hakim sınıfların bir parçası olarak göremiyorlardı. Devlet ilerici güçlerin eline geçtiğinde ilericiliğin hizmetine girecek zannediyorlardı. Henüz kendilerini bir sınıfın organik parçası olarak göremediklerinden kendilerine sınıflar üstü bir misyon biçiyorlardı. 27 Mayıs tam da onların bu düşüncelerini görünüşte teyit ediyor gibiydi.
27 Mayıs ordu hiyerarşisinin dışında, silahlı kuvvetler içindeki 'vatan kurtarıcı' kesimler tarafından gerçekleştirilmiş ve üniversitelerdeki ilerici hocaları yanına almıştı. Modern sınıfların geri planda kaldığı siyasal sahnenin önünde, üniversite gençliği DP iktidarının maskesini düşüren bir işlev üstlenmişti. Türkiye'nin o günkü koşulları düşünüldüğünde üniversite öğrencileri bir zümre olarak aydın adayıydılar. Okumanın yaygın olmadığı, üniversitelerin sınırlı olduğu bir yerde öğrenciler imtiyazlı bir zümrenin parçası ve geleceğin yönetici adayıydılar.
Yalçın Küçük kendi kuşağı içinde Marksizme doğru uzanan öncü grup içinde yer alıyordu. Ama kuşağınında yoğun etkisi altındaydı. TİP içinde Behice Boran'a yakın duran ekip içinde yer aldı ve Emek Dergisi çevresinde konumlandı. Türk Solu yoğun MDD'ci tezlerin etkisi altındayken bu çevre Türkiye'nin yarı-sömürge değil kapitalist bir ülke olduğunu ispatlamaya çalışıyor ve Türkiye'nin önündeki devrimin sosyalist bir devrim olduğunu söylüyordu. Hoca doktora çalışmaları için İngiltere'de bulunmasına rağmen dergiye yazılarıyla katkı veriyordu.
Hoca 2.TİP kurulduğunda partinin haftalık dergisi Yürüyüş'ün başyazılarını yazmaya başladı. Parti Sovyetik bir yörüngedeydi ve Hoca'nın doktorası Sovyetlerde sosyalizmin kuruluşuna dairdi. Hoca 60'larda plancıydı ve DPT'nin uzun vadeli planlar dairesinin başındaki kişiydi. Kuruluşuda bir plancı gözüyle incelemiş ve tek ülkede sosyalizm tezine inandığı gibi kuruluşun başarısına iman etmişti. Sonradan çöküş üzerine aynı hacimde bir kitap yazdığında çöküşün gerekçesi olarak ideolojik yetersizliği gösterecekti. Sovyetler yeni düzenin yeni insanını yaratamadığı için çökmüştü. Hatta 90'lı yıllarda bu adla bir dergi bile çıkaracaktı.
Hoca kılıcını 70'lerin sonuna doğru atacak ve her 10 yılda bir gündem tayin etme yeteneğini ortaya koyacaktı. Bu çıkış aslında Hocanın tarzını da ortaya koyuyordu. Sosyalist İktidar çıkışı geleneksel sol diye adlandırılan ve partili sol olarak bilinen ve Sovyetik yörüngedeki partilerin yaşadığı içsel krizin bir dışavurumuydu. Sosyalist iktidar devrimci demokrat olarak nitelediği ve hareket geleneği olarak adlandırdığı kesimin anti faşist mücadelenin etkisiyle bir stratejik daralma yaşadığını ve bu nedenle iktidar perspektifinden uzaklaştığını ve önündeki devrim imkanını kaçırmak üzere olduğunu söylüyordu. Bu yıllar hocanın üretkenliğinin başladığı yıllardı.
Türkiye Üzerine Tezler'in ilk ciltleri çıkmaya başladı. Hoca Kemalizmin Marksist eleştirisine girişti. Hoca Kemalizmin daha doğuş aşamasında sınıfsal tercihleri net ve tercihini burjuva ilişkilerin önündeki engelleri kaldırmaktan yana bir hareket olduğunu söylüyordu. Çalışma adı üzerinde tezlerle ilerliyordu. Resmi tarihin doğmaları hedef alınıyor ve Hoca büyük bir titizlik içinde tezlerini ispatlıyordu. Hocaya göre örneğin 1.İnönü Savaşı denilen savaş hiç olmamıştı ve bir uydurmaydı. Hoca buna tarihin falsifikasyonu diyecekti. Tezlerin 3.cildinde Hoca Türkiyr'deki anti komünizmin yakıtı olan Stalin'in Kars, Ardahan ve Iğdır'ı istediği iddiasının üstüne gidecek ve bunun nasıl bir soğuk savaş yalanı olduğunu ortaya çıkaracaktı. Bu dönem Hocanın en marksist olduğu dönemdi. 27 Mayıs'ın gençlik önderi olarak geleneksel aydın refleksiyle yetişmiş Hoca marksizmin gerçekten yaratıcı bir uygulamasını hayata geçiriyordu. Ama Hocanın en temel zaafı olan kendini giderek bir örgüt yerine ikame etmenin bütün ipuçları da aslında bu çıkışta gizliydi.
Hoca entelektüel olarak en yaratıcı olduğu bu dönemde bile geleneksel aydın olmanın reflekslerinden kurtulamadı. Kendini bütün hareketlerin üzerinde görüyor ve kendini tek başına bir örgüt sayıyordu. Sınıfların tarih sahnesine çıktığı, devrim ile karşı devrimin karşı karşıya geldiği bir yerde Hoca kendine inanmış bir avuç genci etrafında toparlayabilmiş, ancak genel hareket üzerindeki etkisi çok sınırlı kalmıştı. Hocanın çok çekici, ayartıcı bir üslubu vardı. En karmaşık konuları dahi yalınlaştıracak ve anlaşılır kılabilecek bir yazı üslubu vardı. Hoca romantik, şairane biriydi. Ama egosantrizmi ve kendini bir örgüt gibi görme alışkanlığı daha bu dönemde tüm belirtileriyle ortaya çıkmıştı.


