İtirafçılık (3)
İtirafçılık kriminolojinin bir konusu olarak kişinin kendini inkarıdır. Kişiliğin çözülmesi, parçalanması ve en nihayetinde küçültülmesi demektir. İtirafçı kendi kişiliği dahil herşeyi inkar eder. İnkar ettiği yalnızca kendi değil herşeyidir. Böyle bir inkar kişiliği parçalar, değersizleştirir. İtirafçılık itiraf edebiyatından çok farklıdır. İlk yazıda ele aldığımız edebiyatın bu örneklerinde, itiraf yapan kişiliğini aramak, bulmak ve gizli dehlizlerini ortaya çıkarmak gayesiyle yapar bunu. Kendi kendini araştırmakta ve itirafları da bu amaca hizmet etmektedir. İtiraf ederken adeta kendi kendini soymakta ve çıplak gerçeğini günyüzüne çıkarmaktadır.
Suçbilim yani kriminolojinin konusu olan itirafın ise bununla uzak yakın bir ilgisi yoktur. İtiraf edebiyatının sujesi soyunup dökülürken bir cesaret örneği sergileyerek kendi ile yüzleşmektedir. Kendi ile yüzleşmek ise dünyanın en güç işidir. Buna ancak kişilikleri oturmuş tipler cesaret edebilirler. Kriminolojinin itirafçısı ise zayıf bir kişiliğe sahiptir. Maksadı başkalarını suçlamak, tüm yapıp etmelelerinin sorumluluğunu başkalarına yıkmaktır. O daha bunu yapmaya başladığı anda onursuz bir yaşamı tercih etmiştir. Kendini kurtarabilmesi için kişiliğini bir paçavraya çevirmesi, yalnızca kendini değil herkesi kirletmeyi göze alması gerekir.
İtirafçı itiraflarını başına konmuş ödülü alabilmek için yapar. Ödülü verecek olanlar muktedirler, güç sahipleridir. İtirafçı ödül-ceza ikileminde tercihini ödülden yana yapar. Ödülü hak edebilmesi için muktedirlerin gözüne girmesi, onların istediği şeyleri deşifre etmesi gerekir. Yalnızca bildiklerini değil muktedirin söyletmek istediklerini de söylemelidir ki ödülü hak edebilsin. İtirafçı tüm önceki hayatını, hayatını kurduğu herşeyi sırf ödülü hak edebilmek için gözden çıkarır. Aslında onun cesur olduğu tek şey budur. Kişinin kendini, çevresini ve değer verdiği herşeyi gözden çıkarabilmesi için cesur bir karar alması gereklidir. Ama bu cesaret kişiyi köleleştiren bir cesarettir.
İtirafçı herşeyi gözden çıkarabildiğine, değerlerini ayaklar altına alabildiğine göre, demek kaybedeceklerini kaybetmeyi göze alamıyor demektir. İtirafçının kaybedecekleri fiziki varlığı, özgürlüğü, yakınlarının başına gelecekler, ekonomik birikimi kısaca değer verdiği herşeyi olabilir. Bir kişinin hayatını yüce ve anlamlı kılan şey ise tam burada ortaya çıkar. Kişi, ancak daha yüce bir amaca bağlandığında, bir değer veya ilke üzerine hayatını kurmayı tasarladığında benzersiz bir varoluşu deneyimleyebilir. Her hayat kişinin tercihlerinin olduğu gibi vazgeçişlerinin de bir özetidir.
İtirafçı bilinci gelişmemiş, kişiliği oturmamış bir tiptir. Neyi seçtiğini, neden vazgeçtiğini bilince çıkaramadığı, tercihini yaparken şuursuz olduğu için itirafçılığı bir çıkış olarak görmektedir. Önceki hayatı ne kadar şuursuz yaşandı ise pişmanlık sonrası hayatı da öyle olacaktır. İnsan bu dünyaya onurlu bir hayat sürmek, şerefiyle yaşamak ve haysiyet denilen özsaygısını sürdürmek için gelir. Bu değerleri gözeten, ayakta tutan ve insan denilen canlının bu değerlerle donanmasını gaye edinen düzenler, ancak hümanist, demokratik olabilir. Kendi tanımladığı suçla mücadele ederken itirafçılığa mevzuatında yer veren rejimler demokratik olamazlar.
Çünkü itirafçılığın temelinde ödülü hak etmek için başkalarına zarar vermek vardır. Bu başkaları ise çoğunluk masumdur. İtirafçının sadece kendi zelil yaşamını itiraf etmesi ödülü hak etmek için yeterli değildir. O kendini kirlettiği gibi başkalarını da lekelemelidir. İtirafçılık bu yönüyle suçla mücadele için etkili bir yol da değildir. Modern veya çağdaş olduğunu ileri sürebilmek ise hiç mümkün değildir. Demokratik rejimler suçla mücadele ederken insanı alçaltacak, küçültecek yol ve yordamlara tenezzül etmezler. Çünkü itirafçılığın yol açtığı hasar suçla mücadelede elde edilecek başarının getirdiklerini misliyle götürür. Demokratik toplumlar için insan en değerli varlıktır.

