Namık Tan'ların Oportünizmi
Fikri sefaletin mantıksal sonucu siyasi oportünizmdir. Siyasi oportünizm politikada ilke ve değerlerin gözetilmemesi, baskın siyasi atmosfere teslimiyet demektir. Suriye'deki gelişmeler Türkiye'nin resmi muhalefeti içindeki sağ Kemalizm ve artık liberalleşmiş Sosyal Demokratların bütün cilalarını döktü, gerçek yüzlerini açığa çıkardı. Bu çevreler Halep'teki Kürt mahallelerine yönelik tekfirci saldırılar başlayıncaya kadar Suriye ülkesinde laikliğin gözetilmesini savunuyor, Şara'nın başında olduğu çeteci güruhlara mesafeli yaklaşıyordu. Ancak yeni yılın ilk günlerinde Şara'nın adamları İsrail'in Washington Büyükelçisi ile Paris'te Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın nezaretinde biraraya gelip aralarında bir anlaşmaya vardıktan sonra işin rengi değişti. O güne kadar savundukları ilke ve değerleri bir yana bırakarak ortaya çıkan yeni güç ilişkilerine göre pozisyon almaya başladılar.
Bu anlaşmaya göre İsrail ve Şam'daki geçici yönetim aralarındaki itilafları görüşmek, ortaya çıkabilecek çatışmaların önüne geçebilmek için Ürdün'ün başkenti Amman'da bir acil durum merkezi kurmaya karar verdi. Şara İsrail'i masada tutabilmek için resmi haber ajansı SANA'da İsrail'in işgal altında tuttuğu Suriye topraklarını göstermeyen bir harita yayınlattı.
Bilindiği gibi İsrail 1967 savaşlarında karşısındaki Arap güçleri Mısır ve Suriye'yi ağır bir yenilgiye uğratmıştı. Mısır'dan Sina çölünün neredeyse tamamını almış, Suriye'nin ise Golan tepelerine el koymuştu. İsrail, Mısır ile Camp David'de yaptığı anlaşma ile işgal ettiği toprakların bir kısmını geri vermişti, ancak Birleşmiş Milletler kararlarına rağmen Golan tepelerini işgalden geri adım atmamıştı. Bu tepeler su potansiyeli açısından önemli olduğu gibi tüm bölgeyi izlemek, kontrol etmek açısından da stratejikti.
İsrail'in 8 Aralık 2024'de Esat ülkesini terk edip Colani ve yanındaki tekfirciler Şam'a yürümeye başladığında yaptığı ilk iş işgali genişletmek, Dürzi bölgelerini kontrolü altına almak oldu. Arkasından Suriye'nin tüm hava üslerini, savunma kapasitesini ve donanmasını yok etti. İsrail yaşanan kargaşayı fırsata çeviriyor, ülke topraklarının %20'sini kontrolü altına alıyordu.
İlk bir yıl Şam'daki tekfirci yönetimin meşrulaştırılmasıyla geçti. Önce Şara'nın başında olduğu HTŞ terörist örgüt olmaktan çıkartıldı. Şara'nın başına konulan ödül kaldırıldı. BM'de konuşma yapmasına fırsat verildi. Arkasından Suriye iç savaşının başladığı 2011 yılından bu yana Amerika tarafından uygulanan Sezar yaptırımlarının kaldırılmasına sıra geldi. Tüm bu süreç İngiliz aklı tarafından kurgulanıyor, ABD bu sürece nezaret ediyordu. Suriye ülkesinde karşı karşıya gelen sözde iki hegemonik güç vardı. Biri İsrail diğeri Türkiye'ydi. Ülkenin imar ve ihyası için elini cebine atacak ülleler ise Suudi Arabistan ile Katar'dı. Bunlardan Katar Türkiye'ye Suudiler ise İsrail ile yakın ilişki içindeydi. Amerika'nın hedefi ise kendi çıkarlarına öncelik verirken her biri ile vasalite ilişkisi içinde olduğu güçlerin ilişkilerini dengelemekti. ABD ve İsrail'in asıl önceliği İran'dı. Ancak İran'a yönelik nihai müdahale için elinin altındaki güçlerin Suriye'deki çatışma ihtimallerinin düşürülmesi, çıkarlarının en azından kısa vadede dengelenmesi gerekiyordu. Amaç bütün bu güçlerin Amerikan çıkarlarına hizmet edecek bir yerde pozisyon almasıydı.
Rusya ve İran Suriye'nin ve bölgenin en büyük kaybedenleri olmuştu. En karlı çıkanlar ise İsrail ve Türkiye'ydi. İsrail Suriye'nin güneyine fiilen el koymuştu. Türkiye ise Suriye'nin kuzeyinde açtığı cepler, kurduğu karakollar ile önemli bir toprak parçasını kontrol ediyordu. Ancak İsrail Türkiye'nin güneye inmesini ve özellikle Şam ve çevresinde askeri üsler kurmasını kırmızı çizgi ilan etmişti. İsrail ile Türkiye'nin Suriye sahasında karşı karşıya geldiği ve aralarındaki hegemonik rekabetin kızıştığı koşullarda İsrail bölge Kürtlerine göz kırparken Türkiye Şam'daki geçici yönetimin ardındaki asıl itici güçtü. Türkiye'nin siyasal islamcı iktidarı için Şam'dakiler yabancı birileri olmayıp ideolojik akrabaydı. Her ne kadar AKP Arap baharı sırasında İhvan kartına oynamış ve Müslüman Kardeşler'in bölge çapındaki yenilgisi üzerine geri adım atmış olsa bile İhvancılıkla hiç ilgisi olmayan tekfircileri de Suriye iç savaşından bu yana himayesi altına almıştı. AKP aklı için tekfirciler siyasal dönüşümden geçirilecek, özel hizmete alınarak emperyalistlerinde iş yapacağı kıvama getirilecek pragmatik tiplerdi.
Bu gelişmeler yaşanırken Bahçeli öncülüğünde bir süreç başlatılıyor ve iç cephe tahkimatı adı altında Kürtlere eldivene sarılmış bir demir yumruk uzatılıyordu. İşin ikna ve propaganda kısmı Bahçeli'ye havale edilmiş, Erdoğan ise uluslararası dengeleri gözetlemekle memur edilmişti. Amaç Kürtleri bir kafa karışıklığına itmek, zaman kazanmak ve uluslararası havanın değişmesini beklemekti. Devlet aklı İmralı'da Öcalan üzerinden Kürtleri yeni bir kardeşlik paktına inandırmaya çalışırken sürece baştan itibaren soğuk bakan Hakan Fidan gözlerini Washington'a, Trump'a dikmişti. Aslında Kalın Kürtlere karşı iyi polisi Fidan kötü polisi oynuyordu. Şark despotizminde oyun bitmezdi. Trump'ın gelişinin sinyalleri erken alındığından, Türkiye o güne kadar izlediği denge ve tahteravalli politikasını bir yana bırakmış, her şeyini Trump'a göre ayarlamaya başlamıştı.
Kamuoyu iç cephe söylemi ile bütün bu tartışmaları yapmaktan alıkonur, İsrail karşıtlığı pompalanır ve bizzat İsrail ile en sıkı fıkı olanlar Gazze mücahitliğine soyunurken, siyasal iktidar bütün politikalarını Trump'ın bölgesel yaklaşımına göre ayarlamaya başlamıştı bile. Kürtlerin bölgenin tek laik gücü olduğu algısının, kadın erkek eşitliğini hayata geçiren ve DAİŞ'i durduran yegane unsur oldukları masalının sonuna geliniyordu. Çünkü uluslararası hukukun rafa kalktığı, uluslararası düzen adına geride ne kalmışsa can çekiştiği bir vasatta artık orman kanunları hakimdi ve emperyalizmin medeni bir görünüme gereksinimi kalmamıştı. AB gibi kendini medeniyet ve demokrasinin timsali olarak sunan bir yapı bile Gazze'de yaşanılan soykırıma sesini çıkarmamış, Suriye'de işbaşına gelen tekfircileri tanımak için Şam'a koşmuştu.
Yazının başında siyasi oportünizmin en esaslı özelliğinin ilk başta ilke ve değerleri gözden çıkarmak olduğunu söylemiştik. Bugün Ukrayna Savaşı'nın bir barış ile sona ermesinin önündeki en büyük engel İngiltere'dir. Hem savaşın başlamasında hem de bir türlü sona ermemesinden İngilizler baş sorumludur. Colani'yi dönüştüren ve İdlip'ten Şam'a gönderen akıl aynıdır. Ama bu ülkede uzun bir süredir İşçi Partisi iktidardadır. Ukrayna savaşında Almanya yangına benzinle giderken ve Çehovların adı bile tabelalardan kaldırılıp Avrupa'da Rus düşmanlığı körüklenirken Almanya'yı Sosyal Demokrat ve Yeşillerin içinde olduğu bir koalisyon yönetiyordu. Avrupa'nın üçüncü yolcuları, Sosyal Demokratları ve Yeşilleri siyasi oportünizmde sınır tanımazken bizdekiler onlardan geri kalır mıydı?
Niyazi Berkes 'Türk Devrimi'nin en temel ilkesinin laiklik olduğunu söylemişti. Üstelik laikliği Cumhuriyetle başlatmamış Çağdaşlaşma ile aynı anlama geldiğini düşündüğü ilkenin başlangıcını 3.Selim'e kadar götürmüştü. Yalçın Küçük ise hem Selim'i hem de Mahmut'u aydın padişahlar kategorisinde değerlendirmişti. Kemalistlerin önemli bir bölümüne göre Türk Devrimi'nin ruhu laiklikti. Laiklik olmadan ne Çağdaşlaşma ne Medenileşme mümkündü.
Ama Türkiye'nin Namık Tan gibi sağ Kemalistleri, Oğuz Salıcı gibi üçüncü yolcu Sosyal Demokratları için maalesef laiklik her kayıt ve koşulda sahiplenilecek, asla geri basılamayacak bir ilke ve değer değil. Suriye'de laiklikten geri basmalarının, tekfirciler başka hiç kimseye yaşam hakkı tanımazken Tan'ın olumlu şeyler olduğundan bahsetmesinin nedeni ile Salıcı'nın Suriye Kürtlerini 'uluslararası toplum' bahanesine sığınarak tekfircilerle başbaşa bırakmalarının nedeni aynı. Tekfirciliğin bizzat emperyalist güçler tarafından önünün açıldığı bir yerde artık anti emperyalist olunmaksızın, laikliği kayıtsız koşulsuz savunmaksızın ne halklar barış içinde yaşayabilir ne de bölgeye huzur gelebilir. Yönünü emperyalizme göre ayarlayanların heybelerinden attıkları ilk şey de bu nedenle laikliktir.

