1. YAZARLAR

  2. Vedat Kahyalar

  3. Suskunluğun da Bir Hesabı Var!
Vedat Kahyalar

Vedat Kahyalar

Suskunluğun da Bir Hesabı Var!

A+A-

"Mahkeme-i Kübra'da Mazeret Yok" 

Cemaatler, dinî otoriteler ve aydınlar hangi imtihandan geçiyor?

Bazı cemaatler, aradan geçen 24 yılın ardından nihayet kısık sesle de olsa ülkeyi kuşatan çürümeye itiraz edebildi. Buna da şükür!

Ancak insan sormadan edemiyor: Bu itiraz neden bu kadar gecikti? Adaletsizlikler karşısında vicdanların harekete geçmesi, ahlaki yozlaşmanın toplumu kuşatması ve gençlerin geleceğe dair umutlarını kaybetmesi için daha ne olması gerekiyordu?

Eminim ki anlı şanlı cemaat liderleri, sayıları on binleri bulan din âlimleri, ilahiyat hocaları ve Diyanet yöneticileri; İslam'ın inanç ve ahlak ilkeleriyle bağdaşmayan uygulamalar karşısında neden yeterince seslerini yükseltmediklerinin hesabını önce Allah'a, sonra rehberimiz ve örneğimiz Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.v.) vereceklerini biliyorlardır.

Ne var ki bu hesabın, siyasi iktidarların gücü ellerindeyken yaptıkları hamasi konuşmalara benzeyen savunmalarla verilemeyeceğini hatırlatmakta fayda var. Çünkü Mahkeme-i Kübra'da ölçü; kimin yanında durduğunuz, kime yakın olduğunuz, hangi makamı taşıdığınız değil, hak karşısında nasıl bir tavır aldığınızdır.

Vicdanları ne zaman harekete geçirecektik?

Ülkede adaletsizlikler büyürken, liyakat yerine sadakatin öne çıktığına dair eleştiriler yaygınlaşırken, enflasyon dar gelirlinin belini bükerken; işçi, çiftçi, öğrenci ve emekli yaşam mücadelesi verirken cemaatlerin, dinî otoritelerin ve üniversitelerin sesi neden bu kadar cılız çıktı?

Pazarda filesini dolduramayan emeklinin, emeğinin karşılığını alamayan işçinin, borç batağında üretmeye çalışan çiftçinin, mezun olduğunda iş bulup bulamayacağını düşünen öğrencinin derdi yalnızca ekonomik bir mesele midir? Elbette hayır!

Bunlar aynı zamanda adalet, kul hakkı, merhamet ve toplumsal dayanışma meseleleridir. İslam'ın üzerinde hassasiyetle durduğu bu değerler, hayatın tam da merkezinde değilse nerede anlam bulacaktır?

Dinî kurumların ve cemaatlerin görevi yalnızca ibadetleri anlatmak, yardım kampanyaları düzenlemek ve manevi sohbetler yapmak değildir. Onların bir başka sorumluluğu da toplumda hakkın, hukukun, dürüstlüğün ve emanet bilincinin korunmasına katkıda bulunmaktır.

Üstelik bu sorumluluk, iktidarda kim olduğuna göre değişmez. Adaletsizlik kimin eliyle yapılırsa yapılsın adaletsizliktir. Kul hakkı, failinin siyasi kimliğine göre hafiflemez.

Gençler neden uzaklaşıyor?

Gelir adaletsizliği, israf, gösteriş, ayrıcalık düzeni ve ekonomik gücün belli çevrelerin elinde yoğunlaşması yalnızca bugünün insanını yoksullaştırmıyor; yarının toplumunu da aşındırıyor.

Gençler, kendi ülkelerinde hak ettikleri bir gelecek kurabileceklerine inanmadıklarında yurt dışına gitmeyi bir tercih olmaktan çıkarıp bir kurtuluş yolu olarak görmeye başlayabiliyorlar. Gençlerin önemli bir bölümünün geleceğini başka ülkelerde araması, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir toplumsal alarmdır.

Bunun yanında deizm, gizli deizm, inançsızlık ve dinî kurumlara duyulan güvensizlik tartışmaları da giderek daha fazla gündeme geliyor. Bu eğilimlerin sebeplerini tek bir nedene bağlamak doğru olmaz. Ancak din adına konuşanların sözleriyle davranışları arasındaki çelişkilerin, adaletsizlikler karşısındaki sessizliklerinin ve ayrıcalıklarla kurdukları ilişkilerin bu sorgulamalardan bağımsız olduğu da söylenemez.

Gençler yalnızca ne söylediğimize değil, nasıl yaşadığımıza da bakıyor.

Adaletten söz edip adaletsizliğe susan, tevazuyu anlatıp lüks ve gösteriş içinde yaşayan, kul hakkını anlatırken haksızlık karşısında sessiz kalan aydınlar, otoriteler, kendi sözünün inandırıcılığını da zedeliyor.

" Bir toplumda dinin itibarı, din adına konuşanların makamıyla değil, ahlakıyla korunur."

Gazze'nin acısı, dünyanın utancı

Gazze'de yaşanan yıkımı, sivil insanların ve çocukların maruz kaldığı tarifsiz acıları bütün dünya gibi biz de ekranlardan izledik. İsrail'in askerî saldırıları, sivil kayıplar ve insani felaket karşısında uluslararası toplumun etkisizliği, insanlığın vicdanında derin yaralar açtı.

Bu zulme karşı çıkmak için Müslüman olmak şart değildir; insan olmak yeterlidir. Fakat Müslüman olduğunu söyleyenler açısından mesele daha da ağır bir ahlaki sorumluluk taşır. Çünkü zulme karşı durmak, mazlumdan yana olmak ve adaleti savunmak, inancın temel iddiaları arasındadır.

Gazze için yardım toplandı, kampanyalar düzenlendi, dualar edildi, kınama mesajları yayımlandı. Bunların elbette kıymeti vardır. Ancak şu soruları sormak da hakkımızdır: Toplanan yardımların ne kadarı ihtiyaç sahiplerine ulaşabildi? İnsani yardım koridorlarının açılması için hangi somut girişimler yapıldı? Mısır limanlarında ve sınır kapılarında bekletilen yardımlar hangi oranlarda Gazze'ye girebildi?

İnsani yardımın engellendiği koşullarda yardım kuruluşlarının ve cemaatlerin tek başlarına bütün engelleri aşamayacağı açıktır. Mesele yalnızca onların gücünün yetip yetmemesi değildir. Asıl mesele, yardımın ulaştırılması için kimlerin ne yaptığı, hangi imkânların kullanıldığı ve hangi sorumlulukların yerine getirilip/ getirilmediğidir.

Bir yandan Gazze için gözyaşı dökerken, diğer yandan İsrail'in savaş kapasitesini beslediği ileri sürülen ekonomik ve ticari ilişkiler hakkında yeterince şeffaf davranmamak da ciddi bir çelişkidir. Petrol, demir-çelik ve çeşitli ticari ürünlerin hile ile Israil'e gönderildiğine ilişkin iddialar sloganlarla değil, somut verilerle araştırılmalı; sorumlular varsa ortaya çıkarılmalı ve hesap sorulmalıdır.

Çünkü vicdan yalnızca kınama cümleleriyle değil, tutarlı davranışlarla da kendini gösterir. 

İran'da yaşananlar karşısında sessizlik ne anlama geliyor?

İran'a yönelik savaş ve saldırılar gündeme geldiğinde de benzer sorularla karşı karşıyayız. Abd+isral'in, savaşın ilk günlerinde İran dini liderini ve ailesini evlerinde, 168 kız çocuğunu Minab'da, ilkokulda vahşice katletmesi siyasiler gibi, islâmi cemaatleri ve aydınlarımızı rahatsız etmemiş ki kınayamadılar. Oysa olay islâm tarihine dev lanetlerle kazınmıştı.

Peki, kendisini İslam dünyasının manevi öncüsü olarak gören bazı çevreler, söz konusu İran olduğunda neden daha ihtiyatlı, daha sessiz veya daha seçici davranıyor? 

Bu soruların sorulması, İran yönetiminin bütün politikalarını onaylamak anlamına gelmez. Bir devletin yanlışlarını eleştirmek başka, o ülkenin sivillerine yönelik hukuksuz saldırılar karşısında sessiz kalmak başkadır.

"Mezhep, adaletin önüne geçiyorsa orada vicdan ciddi bir sınav veriyor demektir."

İnsan hakları, uluslararası hukuk ve masumların korunması ilkeleri, siyasi ittifaklara göre değiştirilemez. 

 Şimdi Yemen imtihanı

Şimdi de Yemen'le ilgili gelişmeler karşısında yeni bir imtihanın içindeyiz.

Cemaatler, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, aydınlar ve dinî kurumlar!

Sözünüzü ne zaman söyleyeceksiniz? Hangi acı karşısında harekete geçeceksiniz? Haksızlık karşısında sesinizi yükseltmek için mutlaka siyasi iktidarın onayını mı bekleyeceksiniz?

Komünist partilere mensup insanların bile protesto yürüyüşleri düzenleyerek ABD'nin, Suudi Arabistan'ın ve İsrail'in politikalarına karşı tavır alabildiği bir ortamda, kendisini İslam'ın ahlaki değerlerinin temsilcisi sayan çevrelerin kendi tutumlarını gözden geçirmesi gerekmez mi?

Haksızlığa karşı çıkanın kimliği değil, itirazının haklılığı önemlidir.

Yemen'de, Gazze'de, İran'da veya dünyanın başka bir köşesinde yaşanan acılar karşısında ölçümüz aynı değilse, burada evrensel bir adaletten değil, seçici bir duyarlılıktan söz ediyoruz demektir.Dinî sorumluluk, siyasi sadakatin gölgesinde kalmamalı

Burada bütün cemaatleri, bütün din âlimlerini veya bütün sivil toplum kuruluşlarını aynı kefeye koymak haksızlık olur. Sessizliğe teslim olmayan, imkânları ölçüsünde yardım eden, hukuksuzluklara itiraz eden ve mazlumların yanında duran insanlar da var. Onların çabalarını görmezden gelmek de doğru değildir.

Dinî kurumların ve cemaatlerin toplum nezdindeki güvenilirliği, siyasi iktidarlara ne kadar yakın olduklarıyla değil, gerektiğinde iktidarın yanlışlarını da söyleyebilme cesaretleriyle ölçülmelidir. Üniversitelerin itibarı, yalnızca akademik unvanlarla; aydınların itibarı, yalnızca kürsülerden yaptıkları konuşmalarla; din âlimlerinin itibarı ise yalnızca bilgi birikimleriyle korunamaz.

Bunların hepsi, ahlaki tutarlılıkla anlam kazanır.

Devlet yöneticileri geçicidir. İktidarlar değişir. Siyasi dengeler altüst olabilir. Fakat insanların adalet duygusunda açılan yaralar, nesiller boyunca kapanmayabilir.

Bugün haksızlık karşısında susanlar, yarın o suskunluğun doğurduğu sonuçları ortadan kaldırmakta çok daha büyük güçlüklerle karşılaşabilirler.

Ve unutulmamalıdır ki eleştiri düşmanlık değildir. Yanlışa itiraz etmek, bir ülkenin veya bir inancın aleyhine çalışmak anlamına gelmez. Tam tersine, yanlışları görmezden gelmek yerine düzeltmeye çalışmak, topluma karşı duyulan sorumluluğun gereğidir.

Rabbim bizi akılsızlığın, kör taassubun, mezhepçiliğin, zulüm karşısındaki suskunluğun ve siyonizmin adaletsizliğini görmezden gelen her türlü siyasi hesabın şerrinden korusun.

Bizi, hakikati menfaatimize göre eğip bükmekten; mazlumu kimliğine göre ayırmaktan; güce yakın durmayı haklı olmanın önüne koymaktan muhafaza eylesin.

Cemaatlere, din âlimlerine, üniversitelere, aydınlara ve siyasetçilere de şu soruyu sormak gerekiyor:

Yarın Allah'ın huzurunda, haksızlığa uğrayanların feryadı karşısında ne söyleyeceğiz?

Belki de bugün herkesin kendisine sorması gereken asıl soru budur.

Çünkü bazen bir söz, bir itiraz, bir yardım girişimi veya bir hukuksuzluğun üzerine kararlılıkla gitmek çok şeyi değiştirebilir. Fakat bazen de susmak, yanlışın yerleşmesine ve sıradanlaşmasına hizmet eder.

Zulme karşı suskunluk, her zaman tarafsızlık değildir. Bazen tarihin, bazen vicdanın, bazen de insanın kendi inancının karşısında verilen bir karardır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.